5-1

NUH ve KAVMİNDE GEÇEN OLAYLAR ve Uydurmaların Sebebi :

Yüzyıllardır Nuh ve Tufanı her kavimde konuşulduğu için çoğu zaman Tevrat ve yahudilerden gelen rivayet ve anlatılarla, Kuran mealleri ve çevirileri yapıldığı için, Bir çok yanlış anlaşılma olduğu gibi ateistlerede malzeme olmuştur.

Nuh tufanının dünya capinda olduğu ile alakalı Tevratta bir çok anlatı vardır. Oysa Kurana gore bölgeseldir. Cünki Allah hiç bir kavmi Resul gönderip tebliğ yapılmadan helak etmemiştir.
Nuhu kavmine gönderdik dedigine gore ve Nuh ey kavmim deyip kavmine yönelik tebliğ yaptığına gore helak bölgeseldir.

Peki Tufan bölgesel se neden her cinsten hayvan gemiye yüklenmiştir.

Hud 40 . Sonunda buyruğumuz gelip tandırda sular kaynamaya başlayınca, “Her cinsten birer çifti ve aleyhine hüküm verilmiş olanın dışında kalan ehlini ve inananları gemiye bindir” dedik. Ancak, pek az kimse onunla beraber inanmıştı.

Nuh tufanında Nuh ile birlikte ailesinden kaç kişi gemiye alındı (karısı ve oğlunun alınmadığını kurandan biliyoruz ) ayrıca kavminde kaç inanan vardı ve gemiye alındı bilmiyoruz.

MANTIK Hatası yine Tevrattan geliyor. Tevrata gore tufan dünya çapında olunca ve şayet hayvanlar gemiye alınmazsa tufanla karalar su içinde kalacağı için helak olacaklardır,Bunun için her hayvan türünden çift gemiye alınırsa sonradan üreyerek,dünyaya yayılacaklardır.

Lakin ateistlerinde sorduğu şey bu kadar hayvan türü gemiye Nasıl alindi ? O kadar su nereye gitti. Bilime göre buzullar erise bile dünyada bu kadar su Asla yoktur. Çok haklılar.

Şimdi biz bölgesel bir tufan olduğuna emin olarak Mantık hatalarını giderelim.

O an Nuhun yaninda olarak ve inanan biri olarak düşünelim.
Tufan başlıyacak ve diyelimki 40 gün sürecek. O kırk gün zarfında ne yeyip ne içeceğiz. Hayvanlarin yumurtasından ve sütünden faydalandığımız gibi tufan bitince yeni bir coğrafyada olacağız ve hayat devam edecek. Kendi özel mülkiyetimizde olan hayvanlar olmalı. Yoksa o kadar hayvan nasil satın alacağız ?
Nuha deriz ki Nuh hayvanlarımızı da yanımıza alalım.
Mantıklı bir gerekçemiz var. Nuhun diyelimki 30 hayvani var diğer inananlarinda 200 hayvani var. Fakat gemi buna müsait değil.

İşte biz boyle düşünürken Nuha vahy gelmiş olmalı ve bu kadar hayvan ile
Gemiye binmemizin mümkün olmadığını ve anca : ( her türden bır çift )almamız gerektiği belırtılmıs olmalıdır..

Netıce: Nuh tufanı dünya çapında değil bölgeseldir.Her türden (kavminde olan ,yaşam alanında faydalandıkları hayvanlardan) bir çifti alabilecekleri istenmesinin sebebi Geminin müsait olmaması sebebi iledir. Hayvan neslinin devamı için değildir.

Doğru sandığımız Yanlışlara bir yenisini eklemek dileği ile. Kuranı hakikat leri anlamamızı Allah nasip etsin inşallah.

 

Açılış yazımızda neden Nuh’a gemi yaptırıldığı ve her cins hayvandan birer çift gemiye yüklenmesinin istendiğini sormuştuk?

Kur’an’ın KISSA SİSTEMATİKine göre tespit edebildiğim iki sebebi var. Fakat insanoğlu nedense verilen mesajı düşünüp anlamak yerine Nuh’un gemisinin hangi ülkede ya da hangi şehir ya da dağda olduğunu tartışmış ve aramıştır. Oysa ne o geminin nede geminin olduğu tepe ya da dağın hiçbir önemi yoktur. Biz bu sayfada Kur’an’ın kıssa sistematiğine göre DENK lik kuracağız. O yüzyılda olan bir olayın bu yüzyıl ya da gelecek yüzyılda neyin DENK i olduğunun cevabını vereceğiz.

Bilim adamları ısrarla küresel ısınma ve doğanın tahrip edildiğinden bahsediyor. Bu hızla giderse kutuplardaki buzulların erimeye başlayacağından ve doğanın sürekli tahrip edildiği için dengenin bozulduğundan ve bu bozulmadan dolayı birtakım felaketlerin yaşanacağının da uyarısını yapıyor. Evet, insanoğlu kendine çeki düzen vermediği ve ortak DÜNYA DOĞASINI KORUMA KANUNLARI devletlerarasında uygulanmadığı müddetçe insanların başına gelecek olay Hz. Nuh olayının bir benzeri olacaktır. Bilim adamları buzullardaki erimenin en fazla dünyada 5-10 santim bir yükselme sağlayacağını ve bunun etkili olmayacağını savunsalar da bölgesel felaketler kaçınılmazdır. Rakım denen bir gerçek ve deniz seviyesinden aşağıda birçok yerleşim bölgeleri vardır. Günlerce süren tufanla birlikte aşırı yağmur sularının düşmesi ile gerçekleşecek birçok olay insanlığı bekliyor maalesef. Bölgesel olarak yaşanacak bu felaketleri gözden geçirmemiz gerekmez mi?

5-2

Bir yerde aşırı yağmurlarla deniz seviyesinin bir anda 5-10 metre yükselmesi ve bunun karaya vurması rakımı düşük bölgelerde dağlar gibi suyun oluşmasına sebep olacak oradaki insanlarda bundan zarar göreceklerdir. Hz. Nuh tufanı aslında gelecek nesillerin ayağını denk alması için bir kaç yönden uyarı olduğu gibi aslında başka sevindirici bir haberin müjdecisidir.

Kur’an KISSA SİSTEMATİKine göre bu müjde de şudur:

Dünya yaşanmaz bir hal aldığı zaman insanoğlunun tek umudu yaşanacak başka bir gezegendir. Böyle bir gezegen tespit edilip de oraya gidilmeğe başlandığı anda Yaşamın devamı için her cins hayvan ve bitki örneklerinden (hayvan embriyosu ve Bitki tohumu da olabilir) birer ikişer üçer örnek alınıp UZAY GEMİSİ ne yüklenecek ve O gezegene gönderilecektir. Aslında zamanın çok ilerisinde yaşanacak bir kaç DOĞA olayı ya da teknolojinin bir DENK i ya da BENZERİ O geçmiş yüzyılda Hz. Nuh’a ve inananlara yaşatılmıştır.

5-3

Bu DENK lik kurulup hayatına çeki düzen vermediği müddetçe İnsanoğlunun başına gelecek felaketlerin ardı arkası kesilmeyecektir.

Bakın NUH suresi 1. ayette neler yazıyor, nasıl uyarıyor:

1-Haberiniz olsun ki, Biz Nuh’u: “Kendilerine elim bir azap gelmeden önce kavmini uyar!” diye kavmine gönderdik.

Umuyorum ki bu UYARI “DENK“ liğini insanoğlu kurar ve bahsettiğimiz felaketlerden en az zararla kurtulmayı başarır. İnsanların bireysel uğraşları zayıf kalmakta ve acilen DÜNYA çapında yasalarla korunacak ve yaptırımlar uygulanacak bir ÇEVRE bakanlığı ya da Örgütü kurulur. Yaptırımlar olmadığı müddetçe İnsanların kişisel olarak, bu konuda fazlaca yapacak yeterli bir şeyleri olmadığını düşünüyorum.

Allah’ın Sünnetinde (Sünnetullah) asla bir değişiklik bulamazsınız.

Reklamlar

Kur’an-ı Kerimdeki ayetlerden anladığımız şey: En çok mucizenin Hz. Musa’ya verildiğidir. Allah dokuz adet mucize verdiğini ayetlerle açıklamıştır. Bugünkü din adamlarının Mucize tanımına yükledikleri anlam: Resullerin  doğaüstü yollarla eşi benzeri görülmeyen şeyleri insanlara gösterdiğidir. Şayet böyle olsaydı Araf Suresi 133 anlamsız olmaz mıydı?

 

Araf Suresi – 133 “Biz de ayrı ayrı mucizeler olarak onların üzerine tufan, çekirge, haşere, kurbağalar ve kan gönderdik; yine de büyüklük tasladılar ve günahkâr bir kavim oldular.”

Çekirge istilaları günümüz yüzyılında beklide onlarca kez yaşanan bir olay değil midir?

6-1

6-2

Peki dünyada, KURBAĞA istilaları çok kez defalarca yaşanmamış mıdır?

6-3

Tufan sadece o dönemde mi olmuş bitmiştir. Zaman zaman bit ya da kene ve haşerelerin çoğalması ve alınan önlemleri bilmez miyiz? Kan olarak geçen sözün, Nil nehrinin kırmızı bir hal almasının bir ifadesi değil midir?

Peki, hal böyle iken neden eşi benzeri görülmeyen şey diye izah edilir MUCİZE kavramı? Çünkü bu ayet ve 5 mucize pas geçilip, asanın yılan haline dönüşmesi, yeddi beyza (elin koyna sokulup apak çıkarılması), denizin yarılması gibi o yüzyılda açıklanamayan olaylar hep ön plana atılır ve efsaneler yaratılarak bunların doğa üstünlüğü insanlara inandırılmaya çalışılır.

Hz. Musa ile ilgili birçok mucizeyi değişik surelerde detayları ile veren Allah, Araf suresi 133 te hiç detaya girmeden tufan, çekirge, haşerat, kurbağalar ve kan gönderdik diye anlatmıştır.

Bu ayette adı geçen mucizeler aslında doğa incelendikçe zincirleme bir reaksiyon olaylar zinciri olduğu görülmektedir. Yani bir olay başka bir olayın o olay neticesinde başka bir olayın meydana gelmesi demektir…

1- KAN: (dem) Nil nehrinin kan rengine dönüşmesine sebep bir bakteri çeşididir. Bugüne kadar yapılan araştırmalarda, kırmızı renge sebep olarak protozoalar, zooplantonlar, tatlı ve tuzlu su planktonları (phytopplanktoon) ve dinoflagellatesler gösterilmektedir.

6-4

6-5

Nehirin KAN rengine dönüşmesine sebep olan protozalar:

6-6

PROTOZOA (BİR HÜCRELİLER)

Bir hücreden meydana gelmişlerdir. Bütün canlı etkinlikleri bir hücre içinde meydana gelir. Doku ve organları yoktur. Sitoplazmalarında fonksiyon bakımından farklılaşmış bölgeler bulunur. Buralara “organel” denir. Birçoğu hayat döneminin belirli bir safhasında kötü şartlara dayanıklı kist adı verilen form oluşturur. Kist durumları hariç tümü sulu ve nemli yerlerde yaşarlar.

Fitoplankton türlerinden kokkolitler su yüzeyinden atmosfere geçen “dimetil sülfür” denen kimyasal maddeyi üretir. Bu madde oksijenle birleşerek sülfat haline geçer. Sülfatlar okyanus üzerindeki su buharı için yoğunlaşma çekirdekleri oluşturarak bulutları meydana getirirler ve belirli koşullar altında yağmura neden olabilirler. Dimetil sülfür, dolaylı olarak bulutların güneş ışınlarını yansıtma veya emme derecesini, yani albedoyu etkiler. Genel olarak, dimetil sülfür albedoyu artırır. Böylece bulutlar gelen güneş ışınlarını yansıtır, buna bağlı olarak toprağa erişen güneş ışınları da azalır.

2- TUFAN Yukarıda okuduğunuz sayfadaki açıklamayı dikkat ettiniz mi bilmiyorum bir kez daha buraya taşıma gereği duydum: Fitoplankton türlerinden kokkolitler su yüzeyinden atmosphere geçen “dimetil sülfür” denen kimyasal maddeyi üretir. Bu madde oksijenle birleşerek sülfat haline geçer. Sülfatlar okyanus üzerindeki su buharı için yoğunlaşma çekirdekleri oluşturarak bulutları meydana getirirler ve belirli koşullar altında yağmura neden olabilirler. Aşırı bakterilerin üreyip Nil nehrinin büyük bölümünü kaplaması ve doğadaki bu etki tepki aşırı yağmur ve TUFAN a sebep olmuştur.

3- KURBAĞA BASKINLARI: Tüm bu yukarıda saydığımız jenerasyonlar (bitki, mantar ve protozoalar) suyu desoksijone ederek canlılar için zehir etkisi taşıyan zararlı toksinler üretmesine sebep olur. Nil’in bakteriler tarafından zehirlenmesi ile balıkların büyük bölümü ölür ve Mısırlılar için çok önemli bir gıda maddesinden yoksun kalırlar. Bu sırada da bilindiği üzere kurbağalar üremek için sadece suya yumurtalarını bırakırlar fakat büyük bölümü balıklar tarafından yem olur. Ancak balıkların zehirlenip ölmeleri, kurbağaların yumurtalarına zarar gelmemesi nedeniyle aşırı bir şekilde kurbağaların üreyip hayata gelmesine ve çevreye yayılmasına sebep olur.

4-5 ÇEKİRGE ve HAŞERE İSTİLASI Ancak daha sonraları kurbağalarında hem zehirlenip hem de insanlar tarafından öldürülmesi ile kurbağaların beslendiği çekirge, haşere ve buğday güvesi gibi canlılarda aşırı şekilde üreyerek tarlalara büyük zararlar veren çekirge istilalarına yol açar. Büyük bölümünün Nil sularından yararlanıldığı topraklarda bu zehirden payını alır ve ürünler işe yaramayınca büyük bir kıtlık başlar. Nil sularından etkilenmeyen diğer ekili alanlarda çekirge ve böcek istilaları nedeniyle oldukça zarar görmüşlerdir. Bunlar tek bir ayete sığdırılan zincirleme bir doğal reaksiyondur. Bir sebep başka bir sebebe diğeri de başka bir sebebe neden olmuştur.

Araf 133 teki ayetler düz anlamları ile ya da bu yukarıdaki anlatılanlar gibi olsa da her ne taraftan bakarsanız bakın DOĞA OLAYLARI dır. Allah yine tecellisi ile doğayı yönlendirmiş ve O zamana kadar görmedikleri ve ilk kez yaşanan bu olayları onlara yaşatmıştır. İnsanlar O yüzyılda ilk kez gördükleri ve karşılaştıkları bu olaylar karşısında (bilinç düzeyinde ACZ’e düşmüş, Bu olaylar karşısında şaşkın kalmışlardır. İşte MUCİZE de o olayın ilk kez yaşanmasıdır. Aslında MUCİZE bu olayların yaşanılırlığında değil, Hz. Musa’nın Nebiliğinin  İspatı ve Firavunun ve inanmayanların ikna olması içindir. Olayların biçiminden yaşanılan Mucizelerin Şuurlu bir, varlık tarafından gerçekleştiğini düşünüp akletmeleri istenmiştir. Fakat diğer yüzyıllarda aynılarının yaşanacağına işarettir ve her asırda bu olaylar defalarca yaşanmıştır…

ALLAH’ın SÜNNET’inde (Sünnetullah) ASLA BİR DEĞİŞİKLİK GÖREMEZSİNİZ.

Kur’an-ı Kerim’de bir kaç yerde anlatılan bu olaylarda Kızıldeniz adı geçmez. Deniz olarak ifade edilir. Ben de Kur’an’a sadık kalarak denizden geçip kurtulmalarının nasıl olduğunu, müteşabih olarak anlatımını ve DETAY ların verilmesini, bu yüzyılda örneğinin olup olmadığının araştırmasını anlatacağım.

Şuara suresi

Bismillahirrahmanirrahim

52 Musa’ya: Kullarımı geceleyin yola çıkar; çünkü takip edileceksiniz, diye vahyettik.

53. Firavun da şehirlere (asker) toplayıcılar gönderdi:

54. “Esasen bunlar, sayıları az, bölük pörçük bir cemaattir.”

55. “(Böyle iken) kesinkes bizi öfkelendirmişlerdir.”

56. “Biz ise, elbette uyanık (ve yekvücut) bir cemaatiz.” (diyor ve dedirtiyordu).

57. Ama (sonunda) biz onları (Firavun ve kavmini), bahçelerden pınarlardan, çıkardık.

58. Hazinelerden ve değerli bir yerlerden.

59. Böylece, bunlara İsrailoğullarını mirasçı yaptık.

60. Derken (Firavun ve adamları) gün doğumunda onların ardına düştüler

61. İki topluluk birbirini görünce, Musa’nın adamları: İşte yakalandık! Dediler

62. Musa: Asla! dedi, Rabbim şüphesiz benimledir, bana yol gösterecektir.

63. Bunun üzerine Musa’ya: Asân ile denize vur! diye vahyettik deniz derhal yarıldı, her bölük koca bir dağ gibi oldu.

64. Ötekilerini de oraya yaklaştırdık.

65. Musa ve beraberinde bulunanların hepsini kurtardık.

66. Sonra ötekilerini suda boğduk.

Ayrıca Taha suresi 77– 78 ayetlerde bu olaya yer verir

77 Andolsun ki biz Musa’ya: Kullarımla birlikte geceleyin yola çık da (size) yetişilmesinden korkmaksızın ve (boğulmaktan) endişe etmeksizin onlara denizde kuru bir yol aç, diye vahyetmiştik.

78. Bunun üzerine o, askerleri ile birlikte onların peşine düştü. Deniz onları gömüp boğuverdi.

Yukarıda okuduğumuz bu iki surede dikkat edilecek husus: Yüzlerce yıl sonrakilere ışık tutmak adına özellikle DETAY dır:  gece yola çıkın  emri. Gece…. ay ve med-cezir (yani ayın çekim gücü)…..

Musa, toplumuyla deniz kenarına varınca gidecek yolları kalmadığı zannedilirken Musa asasını denize doğru uzatır ve sular çekilmeye başlar. İki tarafa ayrılan sular orada yürünmeye elverişli bir yol açılır. Bu yoldan hızla geçmeye başlayan bu topluluk denizin diğer tarafına geçmeye az kalmasına yakın arkalarından Firavun askerlerinin yetiştiği haberi gelir. Daha evvelde zaman zaman suların çekildiğini ve uzunca zaman sonra geri geldiğini bilen Firavun suların kısa zaman sonra gelmeyeceğini sanır ve çok hızlı hareket ederlerse karşı kıyıya ulaşabileceğini ve Musa ile kavmine ulaşabileceğini düşünerek hızla atını ve askerlerini oraya doğru sürer. Ancak. Tam denizin ortasına geldiklerinde (ayın çekim gücü) azalmış ve sular hızla geriye gelmeye başlar. Bir anda ortaya çıkan Fırtınada suları inanılmaz derecede azgınlaştırarak hızla karaya doğru atmaktadır. Ne öne ne de arkaya kaçma fırsatı bulamayan Firavun ve askerleri sular altında kalarak can verir. Artık öleceğini anlayan Firavunda son anda Musa’nın Tanrısına inandım der fakat iş işten geçmiş ve Allah son anda yani ölüm anında edilen tövbeyi kabul etmediğini ondan sonraki ayette açıklayarak ileriki yüzyıl insanlarına da mesaj göndermiştir.

Geleneksel tefsir ve efsanelere göre bu olay Kızıldeniz’de geçmiştir. Hatta oradan geçtiği tahmin edilen bir yere tarihi bir at arabası tekerleği konarak hatta üzerine belgeseller çekilmiş olan bu olayın gerçek olduğuna ve gerçekten orada olduğuna insanlar inandırılmışlardır. Fakat KUR’AN yer ismi belirtmez. Şimdi suların dağlar gibi kabarması, rüzgârın hızı hesaba katılmazsa Kızıldeniz’de böyle bir med cezir olma ihtimali zayıf kalıyor. Çok kuvvetli rüzgârlarla bu olayın sadece Musa’ya ait ve bir kere oldubitti olma ihtimalini göz önüne alırsak, Bu görüşte ileriki yüzyıllara delil olma açısından zayıftır.

Ancak bu olayın (med-cezir) in daha evvelce de gerçekleştiğini düşünüp, Firavun bu yüzden ordusunu buraya sürdü diye düşünürsek. Denizdeki bu git- gel- lerin daha sonraları da yaşanması gerekmektedir. Koca gemilerin üzerinde sefer yapmasını düşünürsek, böyle bir ihtimalin az olduğu yani bu olayın Kızıldeniz’de gerçekleşmesinin delilinin az olma ihtimalini doğuruyor. Bu arada başka noktalara da dikkat çekmek istiyorum:

1- Geleneksel öğreti ve efsaneye göre denizin kenarına gelen Musa, Asasını uzatır ve sular kaynayarak ikiye ayrılır. Aşağıdaki resme dikkatle bakmanızı ve Hz. Musa ile ilgili çekilen filmlerde ve anlatılarda bu sahneyi seyrederken neyi düşünmediğimizi görelim:

7-1

Bir an bu resimdeki olayın gerçekleştiğini düşünelim. İnanan Musa ve kavmi açısından bu olay Allah tarafından gerçekleşiyor ve o suyu o güçte tutan KUVVET in Allah’ın gücü olduğunu düşünmeleri normal. Çünkü doğa yasalarının ihlal edildiği bir sahne ve bu suları böyle tutan bir GÜÇ olmalı ve bu güç Allah.

Şimdi de arka plandaki Allah’a inanmayan Firavun ve ordusunun gözüyle bakalım ve sorgulayalım. Milyarlarca ton suyu iki taraftan havada tutan ve ortada kuru bir yol açan KUVVET nedir? Allah’a inanmayan Firavun ve ordusu bu KUVVET i sorgulamadılar mı?

İşte bu yüzyılda bu sahneleri seyrederken bizimde sorgulamadığımız şey budur. Tam ölürken Musa’nın Tanrısına inandım diyen bir Firavunun böyle doğaüstü bir KUVVET i görünce hemen secde edip yere kapanması gerekmez miydi? En azından korkup kaçardı. Neden o suların arasına girsin? Allah’ın Elçisi olduğu halde Allah la ilk konuşmasında asanın yılan olması ile korkup kaçan Musa’ya bakın bir de bu olaydaki Firavun ve askerlerine… İnsanın ve tabiatın doğasına aykırı bir olay gerçekleşiyor fakat firavun: Aman sende deyip askerleri ile oraya atılıyor. Bu ne kadar mümkün?

2- Gece yola çıkıldığı ile ilgili ince bir ayrıntı daha:  Hz. Musa ve kavmi sular çekilip de ortada bir yol açılınca hızla karşı karaya doğru hareket ederler. Karşı kıyıya varmalarına yakın, firavun ve askerlerinin hızla kendilerine doğru gelmekte olduğunu arkadaki bir kaç gözcü haber verir. Bu olaylar 10 dakikada gelişmiş olaylar değildir. On binlerce insan, at eşek belki de at arabaları ve eşyalarla birlikte küçük çocuklar ve bebeler düşünülürse ve arkanızdan sizi öldürmeye gelen Firavun ve askerlerinin olduğunu düşünürseniz gerçekten uzun ve meşakkatli bir yolculuk olduğunu da kabul edersiniz. Gözcünün bildirmesi ile daha da hızlanan Musa ve kavmi artık karşı kıyıya varmalarına az kalmıştır.

O arada da Firavun o bölgede suların çekildiğini bildiği ve uzun zaman, sular geri gelmediği için ( ya da gecenin karanlığında o yolu da normal kara yolu sandığı için) hızla o yöne atılır fakat ortaya geldikleri Anda sular geri gelir ve firavun askerleri ile beraber ölür. Musa ve kavmi ise Karaya ulaşmış ve arkasında Firavun ordusunun geldiğini düşünerek hızla uzaklaşmaktadır. Gecenin karanlığında ve onlardan uzakta olmalarından dolayı Firavun ve askerlerinin öldüklerinden haberleri yoktur.

Geleneksel öğreti doğru olsa ve suları öyle tutan O GÜÇ ü gözleriyle gördükleri halde Musa, Tura çıkınca altın bir heykel yapıp ona taparlar mıydı? Musa ve yanındakilerde suyun çekildiğini gördüler ve oradan kurtuldular fakat bunun bir MUCİZE olduğunun o an farkında bile değillerdi. Sıradan doğa olaylarının gerçekleştiğini görüp hiç önemsemediler.

Peki, bu olaya benzer, yani suların çekilmesi ile ortaya çıkan bir kara parçası var mı? Güney Kore’de Jindo adasında her yıl buna benzer bir olay gerçekleşiyor. Ayrıca dünyanın birçok kıyı sahillerinde gel-git olayı yaşanıyor ve bazen karadan kilometrelerce ileriye suların çekildiği yaşanan ve bilinen gerçeklerdir.

7-2

Allah’ın SÜNNETİNDE (Sünnetullah) ASLA BİR DEĞİŞİKLİK GÖREMEZSİNİZ.

HZ. SÜLEYMAN ve HÜDHÜD (kuş mu- mahkûm mu?)

Kur’an-ı Kerimde bence müteşabih olarak anlatılmış Neml suresindeki Hz. Süleyman, Melike ve cinlerle bağlantılı en zor en karmaşık en DETAYlı en düşündürücü belki de en muazzam ayetlerdir.

Buna sebep rivayetler yüzünden tefsircilerin de etkilenip farklı anlam çıkarması olmalarıdır bir bakıma. Okuyucular genelde metafizik şeylerin anlatılmasından korkarlar. Cin, Şeytan, İblis gerçekten iticidirler Fakat Neml suresinde adı geçen cinlerle hiç bir metafizik bağlantısı olmadığını önce Cin nedir sözlük anlamına ve Arapça manalarına bakarak anlayalım.

Aslında Hz. Süleyman ve Melike ile ilgili ayetleri yazıp bağlantıları kurmaya başlayacaktım fakat okuyucu bu surede adı geçen Cinleri farklı tanıyacağını düşündüğüm için önce Cin’i açıklamak gereği duydum.

Cin kelimesi Arapçada C_N_N kelimelerinden gelir; gizledi, örttü, muhafaza etti anlamlarını taşır. Bahçeye, toprağı güneşten saklamasından dolayı = CeNNet Kalkana, savaşçıyı muhafaza ettiğinden dolayı = CuNNe ya da meCeNNe Ana rahminde korunan gizlenen çocuğa = CeNiN Bütün bu manalardan hareketle gözden ve idrakimizden gizli olduklarından ayrı bir varlığa da Cin denmiştir. Şeytan ve İbliste gözden ve idrakten gizli olduğu için onlarda Cin cinsindendir. Ayrıca Kur’an’da Cin kelimesi = Tanınmayan bilinmeyen yabancı insanlar içinde kullanılmıştır. Hatta yabancı kavimden gelen insanlara da Cinlerden bir grup geldi denmiştir. Çünkü yabancı ülkeden ya da kavimden gelen birinin konuşmaları anlaşılmadığı ve idraklerine kapalı yani gizli olduğu içinde onlara da CİN denmiştir.

Bizim ülkemizde bile örneğin parkta oturan bir adam size doğru bakıyorsa (Bu adam kim sürekli gözünü buraya dikmiş bakıyor İNmidir CİN midir deriz.)

Kur’an Arapçasının edebiyatını iyi bilmeyenler tarafından Cin kelimesi Kur’an’da geçen anlamı ile değil de farklı alanlarda hiç alakasız olmayan, insanlar tarafından hiç alakasız bir anlamda kullanılır hale gelmiştir.

Okuyucular rahat olsun Hz. Süleyman ve Melike olayının geçtiği Neml suresindeki cin kelimelerinin de manası (yabancı adamlar) dır.

Şunu da belirtmek istiyorum ki Kur’an-ı Kerimde kesinlikle Belkıs kelimesi yer almaz. Melike yani kadın hükümdardır. Belki de uzun yıllar Yahudi toplumunun anlattıklarından etkilenen rivayetçiler, Belkıs ismini de onlardan almışlardır. Aslında bu Melikenin Belkıs olduğunu söylemek Kur’an’ın ruhuna yakışmaz ve tefsir ve meallerin Melike olarak anlatması gerekir. Şimdi yapmamız gereken odur ki Kur’an’da o kıssanın anlatıldığı ayetleri buraya yazarak bölüm bölüm açıklamak ve özellikle rivayetlerin burada anlatılanların tamamen dışında kaldığını ve konuya ne kadarda yüzeysel olarak ve düz manaları ile yaklaştığını göreceksiniz. Bu ayetlerinde bir peygamber kıssası olduğu ve düşünen bir cemaat için ibretler vardır sözünü bir kez daha hatırlayarak ve doğa yasalarının dışına çıkmadan açıklanan bu sözleri sizin düşünce gücünüze ve mantığınıza bırakıyorum:

Aşağıda Kur’an meallerine sadık kalınarak yazılmış meallerden bir örnek aldım:

NEML SURESİ

Bismillahirrrahmanirrahim

15-Andolsun ki, Davut’a ve Süleyman’a bir ilim verdik. İkisi de: “Bizi mümin kullarının birçoğundan üstün kılan Allah’a hamdolsun.” dediler.

16-Ve Süleyman Davud’un yerine geçip dedi ki: “Ey insanlar, bize kuş mantığı öğretildi ve bize her şeyden verildi. Şüphesiz ki bu apaçık bir lütuftur.”

17-Cinlerden, insanlardan ve kuşlardan orduları Süleyman’ın huzurunda toplandı. Bunların hepsi (Onun tarafından) sevk ve idare olunuyorlardı.

18-Hatta karınca deresi üzerine vardıklarında bir karınca şöyle dedi: “Ey karıncalar! Haydi, yuvalarınıza girin, Süleyman ve ordusu fark etmeyerek sizi kırıp geçirmesin.

19-O da, onun bu sözünden dolayı gülercesine tebessüm etti ve: “Ey Rabbim, beni nefsime hâkim kıl ki, bana ve anama-babama verdiğin nimetlere şükredeyim ve hoşnut olacağın iyi bir iş yapayım ve beni rahmetinle iyi kulların arasına sok!” dedi.

20-Bir de kuşları denetledi ve: “Bana ne oluyor, Hüdhüd’ü göremiyorum? Yoksa kayıplara mı karıştı?

21-Onu mutlaka ağır bir cezaya çarptırıldım veya boynunu keserim, ya da bana muhakkak mazeretim gösteren açık, kesin bir gerekçe getirir.” dedi.

22-Derken bekledi, çok geçmeden (Hüdhüd) geldi ve: “Ben senin etraflıca bilmediğin bir şeyi öğrendim ve sana Sebe’den sağlam bir haber getirdim.” dedi.

23-Çünkü ben, orada onlara hükümdarlık eden, kendisine her şey verilmiş, yüce bir tahtı olan bir kadın buldum.

24-Onu ve halkını, Allah’a değil, güneşe secde ediyorlar gördüm. Şeytan onlara yaptıklarını yaldızlamış ve bu şekilde kendilerini yoldan saptırmış da doğru gidemiyorlar.

25-Göklerde ve yerde gizli olan her şeyi ortaya koyan ve sizin gizlediğiniz ve açığa vurduğunuz şeyleri bilen Allah’a secde etmesinler diye.

26-Allah O’ndan başka hiçbir tanrı yoktur. 0, yüce Arşın sahibidir.

27-(Süleyman) dedi ki: “Doğru mu söyledin, yoksa” yalancılardan mısın, bakacağız.

28-Şu mektubumu götür onlara bırak; sonra geri çekil de, ne sonuca varacaklarına bak!

29-Kadın dedi ki: “Ey ileri gelenler bana çok önemli ve saygıdeğer bir mektup bırakıldı.

30-Süleyman’dan; o Rahman ve Rahim Allah’ın adıyla (başlamakta)dır.

31-Şöyle ki: ” Bana karşı başkaldırmayın ve Müslümanlar olarak gelin bana!”

32-(Melike): “Ey ileri gelenler! Bu işimde bana bir fikir verin; sizin haberiniz olmadan ben hiçbir işi kestirip atmış değilim.” dedi.

33-Dediler: “Biz güçlüyüz ve yiğit savaşçılarız; ama karar sana aittir. Ne emredeceğini düşün.

34-(Melike) dedi ki: “Doğrusu, hükümdarlar bir memlekete girdiler mi orayı perişan ederler ve halkının şerefli kişilerini zillete uğratırlar; evet böyle yaparlar.

35-Ben onlara hediye ile bir heyet göndereceğim de bakacağım elçiler ne ile dönecekler?”

36-Bunun üzerine gönderilen (elçi) Süleyman’a vardığı vakit (Süleyman): “Siz bana mal ile yardım mı etmek istiyorsunuz? Bakın Allah’ın bana verdiği size verdiğinden daha iyidir. Hayır, siz hediyenize güveniyorsunuz.

37-(Ey elçi) dön onlara (söyle): “Vallahi karşı gelemeyecekleri ordularla varırım da, oradan kendilerini perişanlıklar içinde hor ve hakir oldukları halde çıkarırım.” dedi.

38-(Süleyman kendi adamlarına dönerek): “Ey Heyet kendileri teslimiyet gösterip bana gelmeden önce, o kadının tahtını bana kim getirir?” dedi

39-Cinlerden bir ifrit: “Sen makamından kalkmadan önce ben onu sana getiririm. Ve gerçekten bunu yapmaya hem gücüm, hem de güvenim var.” dedi.

40-Yanında kitaptan bir ilim bulunan zat ise: “Ben onu sana gözünü kırpmadan önce getiririm.” dedi. Derken onu yanında duruyor görünce: “Bu, Rabbimin bir lütfudur; beni imtihan için ki, şükredecek miyim, yoksa nankörlük mü edeceğim. Kim şükrederse ancak kendisi için şükreder, her kim de nankörlük ederse, şüphe yok ki, Rabbim her şeyden müstağnidir, büyük ihsan sahibidir” dedi.

41-(Süleyman) dedi ki: “Tahtını tanınmaz duruma sokun, bakalım tanıyacak mı, tanımazlardan mı olacak?”

42-Bunun üzerine (Melike) gelince: “Böyle mi senin tahtın?” denildi. (O da): “Sanki o! Zaten bize daha önce bilgi verildi ve biz Müslüman olduk! dedi.

43-Daha önce Allah’tan başka taptığı şeyler, (onun Müslüman olmasına) engel olmuştu; çünkü inkâr eden bir kavimden idi.

44-Ona: “Köşke gir!” denildi. Derken (Melike) onu görünce derin bir su sandı ve eteklerini topladı. Süleyman: “O parlak bir köşk, sırçadan!” dedi. Kadın: “Ey Rabbim, gerçekten ben önce nefsime zulmetmişim, şimdi Süleyman’ın maiyetinde, âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum.” dedi.

Neml suresini okurken insanların ve tefsircilerin ilk aklına gelen şey: Davut Nebiye sonra oğlu Süleyman Nebiye kuşdili öğretildiği için onlarla karşılıklı her konuda konuştuğu zannedilmiştir. Özelliklede kuşlardan ordusu olması sanki kuşların silah kuşanıp da savaşa hazırlandığı ya da havadan düşman askerlerine bir şeyler attığının anlaşılmasına sebep olmuştur.

Hz. Süleyman kuşları eğiterek onların haberleşme (güvercin) avlanma (şahin) uzak ülkelere savaşa giderken su ihtiyacını karşılamak için su yerlerinin tespitinde kullanılmak üzere (hüdhüd- çavuş kuşu) her kuşun farklı özellik ve yeteneklerinden yararlanarak onları askeri sahada da kullanmıştır. Çünkü o yüzyıllarda savaşlar aylarca ve senelerce sürerdi. Hayatın gerçeğine bakalım ülkesinden ayrılıp başka ülkeye savaşa giden asker ne yiyecek, su ihtiyacını nasıl karşılayacak, Bir kaç aylık mesafedeki ülkesi ile nasıl haberleşecek? Bir kaç aylık yoldan karavana ile yemek ya da su gelmeyeceğine göre yapılacak iş gidilen yerde bu işlere çözüm bulmaktır. KUR’AN: Süleyman’a kuş mantığı öğrettik derken hiç bir zaman kuşların Süleyman’la konuştuğunu söylememiştir.

Kuşlar ses çıkararak iletişim kurdukları gibi vücut dillerini de kullanarak gösterdiği davranış ve yeteneklere kuş mantığı denir. Fakat her hangi bir kuşun bir insanla sohbet etmesi mümkün değildir. Bazı insanların muhabbet kuşu ve papağanlara bir şeyler öğretmesi onlarla konuşuyor anlamına gelmez. O kuşlar sadece öğretileni geri verme (tekrarlama)  gibi bir yetenekle kuşatılmışlardır. O ayetlerde geçen karıncanın konuşma diyaloğu da karıncanın Süleyman’ın dilinden konuştuğu anlaşılmamalı ve Meallerde çevirilerden kaynaklanan bir hata olduğunu ilerleyen sayfalarda aslında Allah’ın sünnetinde  asla bir değişiklik olmadığını okuyacaksınız.

Neml suresi:

17-Cinlerden, insanlardan ve kuşlardan orduları Süleyman’ın huzurunda toplandı. Bunların hepsi (Onun tarafından) sevk ve idare olunuyorlardı.

18-Hatta karınca deresi üzerine vardıklarında dişi bir karınca şöyle dedi: “Ey karıncalar! Haydi, yuvalarınıza girin, Süleyman ve ordusu fark etmeyerek sizi kırıp geçirmesin.”

19-O da, onun bu sözünden dolayı gülercesine tebessüm etti ve: “Ey Rabbim, beni nefsime hâkim kıl ki, bana ve anama-babama verdiğin nimetlere şükredeyim ve hoşnut olacağın iyi bir iş yapayım ve beni rahmetinle iyi kulların arasına sok!” dedi

18. SURE Karşılaştırması:

1. Hattâ : sonunda, olunca
2. İzâ : olduğu zaman
3. etev : geldiler
4. alâ vâdin nemli : karınca vadisine
5. kâlet : dedi
6. nemletun : bir karınca
7. yâ eyyuhâ : ey
8. en nemlu : karıncalar (topluluğu)
9. udhulû : girin
10. mesâkine-kum : meskenleriniz, yuvalarınız
11. lâ yahtımenne-kum : sakın sizi ezmesin
12. suleymânu : Süleyman
13. ve cunûdu-hu : ve onun orduları
14. ve hum : ve onlar

Hz. Süleyman ordusu ile bir sefere giderken Neml (karınca) vadisine gelirler orada bulunan Neml kavmindeki kadın yönetici Süleyman’ın ordusunun gücünü bildiği için kavmine seslenir ki sakın Süleyman’ın ordusuna direnmeyin, yurtlarınıza çekilin ki Ordu sizi ezip geçmesin. Yani bir teslimiyet söz konusudur. Hz. Süleyman’da bir direnişle karşılaşmadığı ve bir zarar söz konusu olmayacağından dolayı o yönetici kadının sözlerinden memnun olarak gülümsemiştir.

Şimdi konuyu anlayabilmek amaçlı örneklendirelim:

Bu vadide bir Türk kavminin yaşadığını düşünelim. Oradaki (yönetici) bir Türkün de Hz. Süleyman’la anlaşma yaptığını ve kavmine seslenerek Meskenlerinize girin olur da yolunun üzerinde sizi silahlı olarak görürse sizin direniş yaptığınızı sanarak sizi ezip geçmesin Çünkü Hz. Süleyman’ın ordusunun çok kuvvetli olduğunu bilmektedirler. Sözünü Bu ayete uyarlayalım. Yani dikkat edeceğimiz husus şu = Orada bir Türk kavmi var ve bir Türk şöyle diyor ile orada bir karınca kavmi var ve bir karınca kavmine şöyle diyor kelimesi eş anlam taşımaktadır.

Türk kavmi ve oradaki bir Türk

Karınca kavmi ve oradaki bir Karınca

Yani orada bir Alman kavmi bulunsaydı bir Alman diyecek Bir İtalyan kavmi bulunsaydı da bir İtalyan diye bahsedilecekti. Yani insanları tek yanıltan şey: O karıncanın hayvan olan karıncaya benzetilmesinden başka bir şey değildir.

                  + aşağıda hakkı yılmaz alıntı:

Bu Ayette, Karınca Vadisi’nde yaşayanlardan birisinin halkına yaptığı uyarı yer almaktadır. Ayetin ifadesinden, uyarıda bulunan kişinin sözü geçen birisi olduğu, muhtemelen de o yerleşim biriminin yöneticisi olduğu anlaşılmaktadır.

NEML [KARINCA] VADİSİ:

Ayette geçen Karınca Vadisi, karıncaların bol olduğu bir vadi olmayıp özel bir isimdir. İmam Zebidi Araplarca bilinen vadileri eserinde toplamıştır. Buna göre, “Karınca vadisi”, Jirben ile Askalân arasında bir bölgenin adıdır. [48–09]

Nemle = karınca sözcüğü tekil bir sözcük olup müzekker ve müennesi aynı sözcükle ifade edilir. Ancak konumuz olan bu Ayette cümlenin fiili gâlet = dedi şeklinde müennes olunca, fiilin öznesini de dişi olarak anlamak zorunludur. Yani, karınca vadisinde halkı uyaran kişi ister sıradan biri, isterse halkın yöneticisi olmuş olsun, erkek değil bir bayandır.

NEML VADİSİ HALKI:

Karıncaya nemle adının verilmesi, “geliş gidişte çokça hareket edip az duraklamasından, hafif yürümesinden, toplayıcılığından” dolayıdır.

Söz konusu vadide yaşayan halkın yaşam biçimlerindeki benzerlikten dolayı karıncaya benzetildiği, bundan dolayı da bu isim ile adlandırıldığı anlaşılmaktadır.

Bugün dünyanın değişik bölgelerinde hem Neml Vadisi halkı gibi yaşamlarındaki bir özelliği isim olarak taşıyan birçok kavim yaşamakta, hem de kuş, haşere, ağaç, kaya isimleriyle adlandırılmış değişik kavimler, kabile ve oymaklar bulunmaktadır. Meselâ Arabistan’da “karınca yumurtası” demek olan mazîn sözcüğü, aynı zamanda Temim boyundan bir kavmin babasının adıdır.

Neml Vadisi’ndeki halkın bilinen karıncalar olmadığı, halkına seslenen karıncanın Ayette kullandığı “meskenlerinize [evlerinize]” ifadesinden de anlaşılmaktadır. Çünkü mesken = ev sözcüğü insanlar için kullanılan bir sözcük olup karınca, kertenkele türünden yaratıkların barınakları Arapçada cuhr sözcüğüyle ifade edilir. Cuhr = Delik manasına gelir. Karınca, kertenkele ve yılanların yuvasına da delikten girildiği için onların yuvalarına da cuhr denir. Ayrıca Ayetteki ifadeye dikkat edildiğinde, sözcüğün mesakineküm = evleriniz şeklinde çoğul olarak kullanıldığı görülür. Hâlbuki karıncalar komün hâlinde yaşarlar ve her birinin ayrı bir meskeninin olması söz konusu değildir.

Yani karıncalar kaçın Süleyman’ın ordusu geliyor demişte Süleyman da karıncanın sözünü duymuş ve gülümsemiş demek yersizdir. Karıncaların kendi aralarında iletişimleri vardır fakat Süleyman’ın ordusu olduğunu bilecek kadar bir bilgiye, zekâya sahip değillerdir. Umarım bu çevirilerde zaman içinde düzeltilir ve insanlar gerçek manalarını anlayarak okurlar.

Çoğu saf ve temiz Müslümanlara MUCİZE kavramı yanlış öğretildiği için aklının ermediği bir söz ya da davranış gelince Allah’ın mucizesi sanmak ve o olayları mucizelerle anlatmak kolaylarına gelmiştir. Oysa ayetler oradaki bir MUCİZE yi değil tarihi bir olayı nakletmektedir.

Biliyorum şimdi nasıl olurda Hüdhüdün hz.Süleyman’la sanki insan gibi konuştuğunu merak ediyorsunuzdur.

Neml suresi 20. ayette ve Süleyman kuşları gözden geçirdi de sonra dedi ki: Niye hüdhüdü göremiyorum Yoksa kayıp mı oldu denince ilk akla gelen şey şu oluyor: Bütün kuşlar yerli yerinde sadece hüdhüd kuşu yok yani kayıp! Oysa dikkatli okunursa hüdhüd kuşu ifadesi geçmemektedir. Önemli bir DETAY ı daha belirtmem gerekiyor ki Hz. Süleyman kuş mantığını biliyor ama O bir kral ve yüzlerce kuşun bakımını, temizliğini, gıda temini ve eğitimini O yaptırmıyor. Bu işler için yanında en az 10-15 kişi çalışıyor olmalı ve onların arasında hüdhüd adında bir çalışan bulunuyor.

Ayrıca yüzlerce atmaca, şahin, güvercin ve hüdhüd varken. Hz Süleyman’ın niçin hüdhüdü göremiyorum diye söylediğine bakılırsa en azından onlarca hüdhüd den hangini göremedi peki? Şayet orada ifade edilen hüdhüd kuş olsaydı hüdhüd kuşlarının arasında örneğin beyaz kanatlı ya da sarı renkli bir hüdhüdü tarif ediyor olurdu.

Hüdhüdü niçin göremiyorum deyince sanki bir tane Hüdhüd varmışta onu görememiş anlaşılmamalıdır. Kuşları denetledikten sonra hüdhüdü göremiyorum demesi orada göremediği şeyin, kuşlara bakan bakıcı anlamında değil de sanki kuş olarak algılanmış ve bundan sonra gelen ayetlerde de konuşan, giden, gelen ve fikir yürüten hep Hüdhüd kuşu olarak anlatılmasına sebep olmuştur.

Şimdi okuyucular nasıl olurda bir kuş ismi bir adamın ismi olabilir diye bir soru sorabilirler. Günümüz Türkiye’sine bakalım ve size Şahin, Kartal Doğan desem aklınıza ilk ne gelir?

Doğan, Şahin, Kartal = araba markası

Doğan, Şahin, Kartal = insan ismi

Doğan, Şahin, Kartal = kuş ismi

Örneğin ben araba garajına gidip de bütün arabalarımı kontrol ettim deyip ardından da Doğan o gün garajda yoktu desem. Siz Doğan olarak zikrettiğim o çalışanı araba markası olarak düşünebilirsiniz.

Aynı şekil kuş çiftliğiniz varsa ve orada Şahin adında çalışanınız varsa her daim diğer kuşlarla onun ismi karıştırılacaktır. Yine Türkiye’de bulunan biri; Kara kartallar deyince nasıl kara bir kartalı düşünmek yerine kara kartallar olarak bir futbol takımını aklına getirebiliyorsa.. Neml suresindeki bu ayetlere de bu bakış açısı ile bakarsanız ve bu güne kadar anlatılan rivayetlerin aslında uydurulmuş olduklarını düşünürde bu anlamı ile okursanız aslında hiçte acayip olayların gelişmediğini ve doğa yasalarının (Sünnetullahın) kesinlikle ihlal edilmediğini görecek, anlayacaksınız.

Yani bütün kargaşa hüdhüd isminin geçmesi ve bunun bir kuş sanılmasından ibarettir. Oysa o kuşlara bakan kuş bakıcısının adı Ahmet olsaydı hiç problem olmayacak yalnız Hz. Süleyman’ın neden acaba ona büyük ceza vereceğini ya da onu öldüreceğini söylediğinin muhasebesini yapacak ama diğer ayetlerde zincirliler (yani ağır ceza almış mahkûmlar ve diğerleri ayetini görünce de bu Ahmet’in bir mahkûm olduğunu düşünecektik.

Yine o ayetlerde anlatılan olayları da sanki bir kaç günde cereyan ettiğini düşünürseniz yanılırsınız. Bu olay aslında uzun yıllarda cereyan eden bir olay olduğunu ileriki ayetlerde de anlayacağınızı umuyorum.

Başka bir açıdan bakarsak bizde nasıl yarı açık ceza evleri var ve oradaki mahkûmlar çalışmak isterlerse değişik işlerde çalıştırılıyorlarsa, büyük ihtimalle ve ayetlerdeki kanıtlarla Hüdhüd, bir MAHKÛM olmalı idi ve Hüdhüdün hafif bir cezadan (yalancı şahitlik) yaparak önemli bir olayı saptırdığı için ceza almış ve bu yüzden hapise atılmış fakat bir işte çalışmayı kabul ederek kendi branşı olan kuş bakıcılığı ve kuş eğitimciliği görevi alan bir mahkûm olduğuna inanıyorum… Yokluğunda da Sebe’ye kaliteli kuş almak için gittiğini ve Sebe ülkesini çok iyi bildiği için görevlendirildiğini fakat bundan o an Hz. Süleyman’ın haberi olmadığını, Hüdhüdün firar ettiği düşüncesini taşıyarak onu cezalandıracağım demesi iddiamı kuvvetlendiriyor. Bu mektubu Sebe’ye götür bakalım yalancılardan mısın diyerek aslında çektiği cezanın sebebinin hatırlatılmasıdır. Sad suresi 38. ayet de İddiamızı kuvvetlendiriyor.

Ve âharîne mukarrenîne fîl asfâd(asfâdi).


ve âharîne : ve diğerleri
mukarrenîne : birbirine bağlı olanlar
: de, içinde
el asfâdi : bağlar, kelepçeler, zincirler

Zincirlere bağlı olanlar ve diğerlerini Hz. Süleyman’ın emrine verdiğini söylüyor Allah. Ülkenin kalkınması için Hz. Süleyman bütün işlerinde hem ağır ceza almış mahkûmları hem de hafif ceza almış insanları çalıştırmış ve onları hapiste boşu boşuna beslemek yerine üretimde kullanmıştır. İşte HÜDHÜD de hapis cezası almış ve kuş bakımından anladığı içinde devletin kuş kümeslerinde görevlendirilmiştir. Yoksa rivayetçilerin dediği gibi bir kuşun yalancı olması ve ona kızarak bir kuşa ceza vermesini düşünmek bile gayri ciddidir. Akıl dışıdır, kabul edilemez. Hz. Süleyman hüdhüdü ağır bir cezaya çarptırırım ya da boynunu keserim demesi o devlette olan bir yasayı hatırlatmasından ibarettir.

Şayet Hüdhüdü kuş olarak alsak bile Hz. Süleyman’ın bir Kuşa: Sana büyük bir ceza veririm ya da seni boğazlarım demesi hiçte akla ve bir peygambere yakışan bir davranış ya da söz olmaması gerekir.

Yine bu hüdhüdü Mahkûm değil de normal bir insan olarak alırsak Hz. Süleyman sanki Ali kıran başkesen ya da zalim bir kral gibi görmüş oluruz. Oysa KUR’AN onu Allahtan korkan ve Adil olarak tanıtır.

Bir insan firar etti diye öldürülür mü? Anca bir MAHKÛM a söylenecek ve o ülkenin yasasının hatırlatıldığı bir sözden başka bir şey değildir.

Mahkûm olup da günlük işlerde görev almış mahkûmlar firar ederse büyük cezalar veriliyor ve şayet mahkûm firar ederde başka bir suça karışırsa ölüm cezası veriliyordu. Bu mektubu götür bakalım yalancılardan mısın derken de aslında Hüdhüdün çektiği ceza kendisine hatırlatılıyordu. Çünkü Hüdhüd önemli bir olayı örtbas etmek için yalancı şahitlik yapmıştır ve mahkûm olmasındaki sebep de budur.

27- (Süleyman) dedi ki: “Doğru mu söyledin, yoksa” yalancılardan mısın, bakacağız.

Diğer taraftan, Hüdhüdün diğer ayetlerdeki konuşmalarından. Onun; kuşların bilgi ve sorumluluk sınırlarının ötesinde, iradeli, akıllı hatta din bilgisi kuvvetli biri olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü Hüdhüd o ayetlerde iman, şirk gibi konularda ve ancak akıllı, bilinçli ve imanlı insanların harcı olacak şekilde konuşmaktadır.

Sebe = Güney Arabistan’da yer alan ve halkı ticaretle tanınmış bir ülke idi, Başşehri de şimdiki Kuzey Yemen’ in merkezi Sananın kuzey- doğusunda, takriben 55 mil mesafede olan Marib kenti idi. Main krallığının yıkılmasından sonra M.Ö yaklaşık 1100 yıllarında güç kazandı ve bin yıl boyunca Arabistan’da hüküm sürdüler.

Daha sonra M.Ö 115 yılında onların yerini Himyeriler aldı. Bunlarda Arabistan’da Yemen ve Hadramut, Afrika’da da Habeşistan’ı idare etmiş Güney Arabistan’ın meşhur başka milleti idi. Sebeliler bir taraftan Afrika kıyıları, Hindistan, Uzakdoğu ve Arabistan’ın iç kısımlarının dâhil olduğu yerlerde cereyan eden tüm ticari faaliyetleri, diğer taraftan Mısır, Suriye, Yunanistan ve Roma’ya yönelik ticareti ellerinde tutuyorlardı. Ticaret ve alışverişlerinin yanında, ulaştıkları bu refahın başka bir nedeni de, ülkelerinin birçok yerinde barajlar inşa etmiş ve sulama maksadıyla yağmur sularını toplamış olmalarıydı. Bu tesislerle ülkeyi gerçek bir bahçeye çevirmiş bulunuyorlardı.

Ansiklopedilerden….

Hüdhüdün ayetteki:  Ben senin bilmediğin bir şeyi öğrendim. Sebe’den sana çok doğru ve önemli bir haber getirdim ifadesinden, Süleyman peygamberin Sebe hakkında hiç bilgisi olmadığını değil, Sebe’liler hakkında bazı yeterli bilgi sahibi olmadığı anlaşılmaktadır. Zira Süleyman peygamberin babası Davut Peygamberin mezmurlarında Sebe’den bahsedilmektedir.

Mezmurlar 72/1 — 12 =

1. Ey Tanrı adaletini krala, doğruluğunu kral oğluna emanet et.

2. Senin halkını doğrulukla. Mazlum kullarını adilce yargılasın.

3. dağlar, tepeler, halka adilce gönenç getirsin

4. Mazlumların hakkını versin, yoksulların çocuklarını kurtarsın, zalimleri de ezsin

5. Güneş ve ay durdukça, Kral kuşaklar boyunca yaşasın.

6. Yeni biçilmiş çayıra düşen yağmur gibi, Toprağı sulayan bereketli yağmurlar gibi olsun.

7. onun günlerinde doğruluk serpilip gelişsin, ay ışıdığı sürece esenlik artsın.

8. Egemenlik sürsün denizden denize, Fırat’tan yeryüzünün ucuna dek!

9. Çöl kabileleri diz çöksün önünde, Düşmanları toz yalasın

10. Tarşiş’in ve adaların kralları ona haraç getirsin, Sebe ve Seva kralları armağan sunsun.

Sebe hükümdarının sahip olduğu imkanlar……..

Hüdhüd; Sebe melikesinin tahtını “aziym” (çok büyük) olarak nitelemek suretiyle, ülkenin genişliğini, zenginliği ve idarecinin üstün seviyeli ve dirayetli birisi olduğunu anlatmak istemiştir. Yani buradaki taht mecazidir. Çoğunluğu rivayetçiler olmak üzere bu ifadeyi; fiziksel büyüklük ve güzellik olarak anlamış ve ortaya bu anlayışa uygun epey abartılı rivayetler sunulmuştur.

Süleyman Nebinin İfadelerine dikkat edilirse, onun Sebe ülkesinin zenginliği ile ilgilenmediği, yalnızca Şeytanın onları Allah’a secdeden engelleyerek güneşe taptırdığı ile ilgilendiği görülmektedir.

Süleyman Nebi, Sebe halkını saptırmış olan Şeytana karşı bir girişim başlatmış ve yolladığı mektupla halkı, Şeytana karşı tavır almaya yöneltmiştir. Süleyman Nebinin mektubu götürecek olana verdiği talimatta Onu kendilerine bırak diyerek zamiri cem’i getirmesi ise, mektubun sadece Melikeye değil, tüm Sebe halkına yönelik olduğunu anlatmaktadır. Kur’an-ı Kerimde ayetteki kadar bilgi verilmişken bazı rivayetçiler tarafından Hüdhüdün melikenin odasına mazgal deliğinden girdiği, mektubu onun yanına attığı ve sonra pencerede saklanıp neticeyi gözlediği ileri sürülmüştür.

O Süleyman’ın mektubunu alan sebe melikesi) ey ileri gelenler! Şüphesiz ki bana kesinlikle çok şerefli / saygın bir mektup bırakıldı. Şüphesiz O (mektup) Süleyman’dandır ve bana karşı büyüklük taslamayın, teslimiyet göstererek / Müslüman olarak bana gelin! diye Rahman ve Rahim Allah adınadır dedi.

Süleyman Nebinin mektubunda yer alan Bana karşı büyüklük taslamayın cümlesi; Allah’a karşı büyüklük taslamayı ifade etmektedir. Çünkü mektup elçi (Resul) tarafından Allah adına yazılmıştır. Burada mektubun içeriği kadar, niteliği ve Hüdhüdün bu mektubu nasıl taşıdığı da önemlidir ve üzerinde durmayı gerektirmektedir. Çünkü Bu konuda piyasada oldukça uydurma rivayetler mevcuttur. Konuya akılcı bir yaklaşımla baktığımızda şu soruların cevabı verilmesi gerekmektedir.

Bu gönderilen mektup neyin üzerine, hangi yazı ve yazı malzemesi ile yazılmıştır? Bu soruların cevabını ise fazla araştırma yapmadan YAZI nın tarihi gelişimi ile ilgili bilgiler arasında bulmak mümkündür. Olayları geçtiği çağda yazı;  çivi yazısı veya hiyeroglif, yazı malzemesi de taş levha, kil tablet, papirus ya da hayvan derisidir. Yani günümüzde kullandığımız kâğıt icat edilmemiştir. Kâğıt M.S 1. yüzyılda Çinliler tarafından icat edilmiştir. Bu faktörler göz önüne alınınca, Süleyman peygamberin Melikeye yazdığı mektup, Hüdhüd kuşunun taşıyamayacağı bir hacimde olmak durumundadır. Başka bir ifade ile o çağdaki hangi malzeme üzerine yazılırsa yazılsın bu mektubu güvercin büyüklüğünde bir kuşun, Filistin’den Yemen illerine kadar taşıyabilmesi mümkün değildir. Arkeolojik araştırmalar sonucu bu mektup bulunup, gerçek anlaşılıncaya kadar bizim görüşümüz o günkü yapı malzemelerinden birine yazılmış olup at ya da deve gibi o zamanın ulaşım araçlarından biriyle ve hüdhüd himayesinde gönderildiği yolundadır.

“(Sonra Melike) dedi ki: Beyler, ulular! Bu işimde bana bir fikir verin. (Bilirsiniz) siz yanımda olmadan (size danışmadan) hiçbir işi kestirip atmam.

Şura yönetiminin güzel bir örneğinin yer aldığı bu ayette Süleyman peygamberden, Allah adına İslam’a girme daveti içeren mektubu alan bayan yöneticinin, durumu hemen şura üyelerine bildirdiği ve Şuranın kararına son derece saygılı olduğu görülmektedir.

33. Ayette:  Onlar, şu cevabı verdiler: Biz güçlü kuvvetli kimseleriz, zorlu savaş erbabıyız; buyruk ise senindir; artık ne buyuracağını sen düşün. İleri gelenlerin buradaki ifadeleri onların; beden güçlerine, silahlarına güvendiklerini göstermekte ve savaştaki yiğitliklerini ve sebatlarını anlatmaktadır.

34-35 ayetlerde = Melike: Hükümdarlar bir memlekete girdiler mi, orayı perişan ederler ve halkının ulularını alçaltırlar. (Herhalde) onlar da böyle yapacaklardır, dedi… Ben (şimdi) onlara bir hediye göndereyim de, bakayım İleri gelenlerin savaş fikrine karşı Melikenin meseleye sulh ile bir çıkış yolu bulmak istemesi, tüm insanlığa ve tüm zamanlara ibret olacak niteliktedir.

Bu ayetler açık ifadelerle, başka ülkelere giren zalim sömürgecilerin o ülke halkına karşı uyguladıkları baskı ve şiddeti en mükemmel şekilde nakletmektedir.  Bu anlayış tarih boyunca büyük çoğunlukla değişmemiştir. İşgaller hiç bir zaman müstemlekelerin yararına olmamış, işgal edilen ülkenin yeraltı ve yerüstü kaynaklarını ele geçirmek de, işgalcilerin her zaman değişmez amacı olmuştur.

36–37 ayetler: (Elçiler, hediyelerle) Süleyman’a gelince şöyle dedi: Siz bana mal ile yardım mı ediyorsunuz? Allah’ın bana verdiği, size verdiğinden daha iyidir. Hediyenizle (ben değil) siz sevinirsiniz.. (Ey elçi!) Onlara dön;  iyi bilsinler ki, kendilerine asla karşı koyamayacakları ordularla gelir, onları muhakkak surette hor ve hakir halde oradan çıkarırız!

Ayetlerden anlaşılacağı üzere Sebeliler, Süleyman Nebinin savaş kararını değiştireceğini sanarak ona bir takım hediyeler göndermişlerdir. Ama güneşe tapan bu topluluğa doğru yolu göstermek amacı güden Süleyman Nebi, kendi adına değil de Allah adına hareket ettiği için gönderilen hediyelerle ilgilenmemiştir. Çünkü Allah elçilerinin tebliğlerine karşılık ücret, hediye almaları mümkün değildir.

Kur’an-ı Kerim’ de Melikenin gönderdiği hediyelerin neler olduğundan hiç söz edilmemişken, rivayetçiler maşallah ne kadar altın ve ne kadar gümüş olduğunu bile listelemişlerdir.

Bu olayda dinde zorlama yoktur ilkesine göre dileyenin Allah’a dileyeninde aya, güneşe tapabileceği, buna karşılık Hz. Süleyman’ın gönderdiği mektupta dinde zorlama yapıldığı düşünülebilir. Fakat bu düşünce doğru değildir Burada dikkat edilmesi gereken nokta; ayetteki Şeytanda göklerde ve yerde gizleneni açığa çıkaran, gizlediğinizi ve açıkladığınızı bilen Allah’a secde etmesinler diye kendilerine yaptıklarını süslü göstermiş de onları doğru yoldan alıkoymuş. Bunun içinde onlar hidayet eremiyorlar ifadesidir. İfadeden anlaşılacağı üzere ( orada da Sai baba benzeri biri çıkmış hem halkı hem yönetimdekileri etkisi altına almış olmalıdır) Sai baba Hindistan’da insanları bir kaç hilebaz numaralarla etkilemiş ve onlara Tanrı olduğunu söyleyerek kandırmış ve milyonlarca müridi olan bir adamdır. Bu ayette sözü geçen Şeytanda (metafizik şeytan) Değil İnsan şeytanıdır. Orada bir Şeytan vardır ve o şeytan halkın özgür iradesiyle davranmasını engelleyerek onları Allahtan uzaklaştırma ve güneşe taptırmak için faaliyet göstermektedir. Allah’a savaş açmak anlamına gelen bu durum ise, müdahale edilmesi ve ortadan kaldırılması gereken bir fitnedir.

38-39 = ayetler   (Sonra Süleyman yardımcılarına) dedi ki: Ey ulular! Onlar teslimiyet gösterip bana gelmeden önce, hanginiz o melikenin tahtını bana getirebilir? Cinlerden bir ifrit: Sen makamından kalkmadan ben onu sana getiririm. Gerçekten bu işe gücüm yeter ve bana güvenebilirsiniz, dedi. Bu ayetlerde, gönderilen hediyeleri reddettikten sonra Süleyman peygamberin, Melike’nin tahtını kimin getireceği hususunda kurmaylarıyla yaptığı görüşmeler nakledilmektedir.

39. ayetteki, cinnlerden bir ifritin “Sen makamından kalkmadan” ifadesi, klâsik kaynaklardaki ve bu kaynakları peşinen doğru kabul edenlerin eserlerindeki gibi “sen yerinden kalkmadan” anlamında olmayıp, “sen iktidar koltuğundan kalkmadan”, yani “sen iktidarda iken, sen iktidardan düşmeden, senin iktidarın döneminde” demektir. Yani ayetteki MAKAM kelimesi Mecaz alınmalıdır.

Örneğin günümüzde Valilik makamına yükseldi derken. Valinin Oturduğu makam koltuğunu değil onun bulunduğu mevkii belirtiriz. “İfrit” sözcüğü; “akranlarını ezip geçen, onları zelil kılan kötü adam” demektir. Yabancılardan olan bu kişinin ayetteki “Ve hiç şüphesiz ben onun üzerine güçlü ve güvenilirim” ifadesi; “Onu taşıyabilirim, hiçbir şeyi kırmadan, dökmeden, olduğu gibi getirebilirim, alıp kaçmam; ihanet etmem” anlamına gelmektedir. İfrit, Hz. Süleyman’ın kurmaylarından biridir. Hz. Süleyman’ın; Melikenin tahtını istemesi ülke topraklarının fethedilip kazanılmasıdır. Hz. Süleyman Sebe kavminden olumlu yanıt gelmeyince savaşa karar vermiş. Kurmaylarını toplamış ve ne kadar zamanda bu işin gerçekleşebileceğini ve hanginin fikirlerinin daha iyi olduğunu düşünmek istemesidir. Yani bir karar aşamasında kurmaylarından bilgi almaktadır.

40. ayet:  Kitap’tan yanında bilgi olan kimse; “Ben onu sana bakışın kendine dönmeden önce getiririm.” dedi. Sonra o (Süleyman) onu (Melike’nin tahtını) yanında durur bir hâlde görünce: “Bu, şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni belalandırmak için Rabbimin fazlındandır. Ve kim şükrederse hiç şüphesiz kendisi için şükreder. Kim de nankörlük ederse hiç şüphesiz ki Rabbim çok zengin ve Kerim’dir.” Kitaptan bilgisi olan kişinin ayetteki ifadesi (gable enyertedde ileyke tarfük), klâsik meal ve tefsirlerde görüldüğü gibi “gözünü açıp kapamadan” demek olmayıp, “senin bakışın kendine dönmeden önce” demektir. Yani; “Sen bu işi kafandan silmeden önce; sen şimdi aklına Sebe’ melikesi ve ülkesini taktın, başka bir şey düşünmüyorsun ve gözün hiçbir şey görmüyor; başka bir konuyla ilgilenmiyorsun, kendine dönüp bakmıyorsun ya, işte ben bunu sen kendine bakmadan yani bunu kafandan silmeden, gündemden düşürmeden sana getiririm.” demektir. Arş= Taht ta mecaz olduğu için bu ayetteki taht ifadesi aslında bir memleketin kudretini simgeleyen bir şey olarak düşünülmeli ve anlaşılmalıdır. Ancak, tahtın Süleyman Nebiye getirilişinin, “bilgin kul”un konu edildiği ayette yer almasına bakılarak, tahtın “bilgin kul” vasıtasıyla getirilmiş olduğu söylenebilirse de, “bilgin kul”un konuşması ile tahtın getirilişi arasında geçen zaman konusunda bir şey söylemek mümkün değildir Muhtemeldir ki, tahtın getirilişi bir anda olmamış, uzun bir süreçte gerçekleşmiştir. Yani savaşa gidilmiş uzun yıllar içinde savaş kazanılmış ve Sebe melikesinin dönemi bitip Ülkenin tahtı getirilmiştir. Arş (taht)”, bir memleketin kudretini simgeleyen bir şeydir.

Dolayısıyla tahtın getirilmesi; o ülkenin fethedilip, topraklarının fethedenin ülkesine katılmış olmasını ifade etmektedir.

41. Ayetin karşılaştırılması =

1. Kâle : dedi
2. Nekkirû : şeklini değiştirin
3. Lehâ : onun, onu
4. arşe-hâ : onun tahtı
5. nenzur : bakalım
6. E : mı
7. tehtedî : hidayete erer, hidayete erecek
8. em : veya, yoksa
9. tekûnu : olur, olacak
10. min : den, dan
11. ellezîne : ki onlar
12. lâ yehtedûne : hidayete ermeyenler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) : (Süleyman) dedi ki: «Tahtını tanınmaz duruma sokun, bakalım tanıyacak mı, tanımazlardan mı olacak?»

Arş=Tahtı Mecaz olarak değil de şekil olarak alan insanlar buradaki tahtı kralın oturduğu koltuk anlamında düşündüğü için bu koltuğun değiştirilmesini ise onun üzerinden tahtaların bir kısmı ya da kumaşın rengi değiştirilip ya da farklı bir ekleme yapılarak değiştirilmesini anladığı içinde buna uygun çokça rivayet ve anlatılar çoğalmıştır.

Bize göre =Hz. Süleyman Sebe krallığına son verdiği ve yönetimi ve İdareyi devraldığı içinde O ülkenin yönetim şeklini (tahtı) değiştirin demiş ve ardından melikeye bu konuda bilgi verilmiş ve oranın yönetim şekli bilinmediği içinde Melikeye senin de Tahtın yani yönetim şeklin buna benziyor mu deyince melikede evet bizimde şura yönetimimiz var ve bizde tek başımıza emir vermeyiz ve ihtiyarlar heyeti var demiştir. Ayetleri okurken de Melikenin savaş kararında ve her konuda Şuraya danıştığını ve onlara danışmadan karar vermediğini okumuştuk. Süleyman’ın yönetimi de sanki böyle olduğu ve onlarda da şura ve ihtiyarlar heyetinden kurulu bir yönetim olduğu anlaşılmaktadır.

42. Ayetin karşılaştırması:

1. fe : böylece
2. lemmâ : olduğu zaman
3. câet : geldi
4. kîle : denildi
5. E : mı
6. hâkezâ : böyle, bunun gibi
7. arşu-ki : senin tahtın
8. kâlet : dedi
9. ke ennehu : sanki o, onun gibi
10. huve : o
11. ve ûtî-nâ : ve bize verildi
12. el ilme : ilim
13. min kabli-hâ : ondan önce
14. ve kunnâ : ve biz olduk
15. muslimîne : müslümanlar, teslim olanlar

Sonuç olarak, bütün bu teferruatın hiç önemi yoktur. Önemli olan ve bizi ilgilendiren; Kur’an’da verilen bilgilerin doğru dürüst öğrenilip, ona göre davranılması ve mecazların hakikatleştirilip, sembollerin kişileştirilmesi sonucu ortaya çıkan hurafelerin bertaraf edilmesidir.

Sebe suresi ayet 14:

Süleyman’ın ölümüne hükmettiğimiz zaman, onun öldüğünü, ancak değneğini yiyen bir ağaç kurdu gösterdi. (Sonunda yere) yıkılınca anlaşıldı ki cinler gaybı bilselerdi, o küçük düşürücü azap içinde kalmazlardı.

Ayeti açıklamak için müfessirlerin yaptıkları yorumlar oldukça ilginç. Asa’ya dayalı olarak günler haftalar hatta aylar geçirip ibadet etmek gibi bir ibadet çeşidi bulunarak olayı izah etmek çok acayip bir yorum olsa gerektir. Hal böyle olsa bile namazın sadece kıyam bölümünü ikmal edip diğer erkânlarını yerine getiremeyen biri derhal fak edilirdi. Hele hele asaya dayanarak namaz kılan birinin rahatsızlığından ötürü bunu yapsa gerektir ki eğer böyle ise oturarak namazı kılabilirdi. Büyük bir hükümdarlığın sahibine bu uzun müddet içerisinde hiç bir şey danışılmaması mümkün olmazdı. Kırk gün toplumundan ayrılan Musa peygamberin, döndüğünde onları buzağıya tapar bulması; Süleyman’ın böyle çok uzun müddet toplumdan ayrı kalmasının mümkün olmadığına delalettir. Ömer Rıza Doğrul’a göre: “Süleyman’ın dayandığı değnek, onun saltanatıdır. Değneğini yiyen kurt da oğlunun idaresizliği ve zaafıdır. Cinler de kendisinin emri altına giren yabancılardır. Süleyman’ın ölümünden sonra onun saltanatına musallat olan oğlu Rehoboam, sefa Zevke daldığından, onun saltanatını kemirdi, çürüttü, sonunda İsrailoğulları’na hizmet eden, boyun eğen kabileler, artık onlara boyun eğmediler. Tevrat’ta da Süleyman’ın ölümünden sonra yerine oğlu Rehoboam’ın geçtiğini fakat ülkeyi babasının yönettiği gibi iyi yönetemediğini anlatır.  Dolayısı ile Süleyman’ın ölümünden sonra yerine geçen oğlu adaletle ülkeyi yönetememiş, fakat emrindeki köleler, kavimler idareye tabi olarak itaatten ayrılmamışlardır. Ne zaman ki Süleyman’ın ölümünü haber almışlar o zaman idareye karşı gelerek, tabi olmaktan imtina etmeye başlamışlardır. Eğer Süleyman’ın ölümünü daha evvel haber almış olsalardı, itaat etmeyerek isyan edecekler ve baskıdan kurtulacaklardı.  Tevrat’ta Süleyman’ın ölümünden sonra oğlu Rehaoboam’ın ülkeyi idare edemediğini; yönetime hem İsrail halkı hem diğer tebaanın başkaldırdığı anlatılmakta ve bu durum İsrail krallığının Yahuda ve İsrail olarak ikiye bölünmesine kadar giden süreçle sonuçlandığı görülmektedir.

Müslümanlar, Kur’an’la olan ilişkilerinin niteliğini zamanla kaybetmişler, Kur’an’ın verdiği mesajdan ziyade kavramlar üzerinde uğraşır olmuşlardır. Süleyman kıssası da aynı akıbete uğramış, bu kıssa ancak “karınca, kuş, Belkıs, taht, köşk, Süleyman ‘ın ölümü” gibi ayrıntılar olarak zihinlerde yer etmiştir. Dolayısıyla müfessirlerimizin tefsirleri; Süleyman kıssasının değişime uğramış kavramlarının yerlerine oturtturularak, müfessirlerin yaşadıkları çağlardaki toplumlarına; Süleyman kıssasının vermek istediği mesajı o çağlara yansıtarak vermeleri gerekirken ayrıntıların tartışıldığı metinlerle dolup taşmıştır.

Kur’an’ı yüzünden okuyup içeriğine vakıf olamayan halk, Süleyman gibi Nice krallık, imparatorluk kuranların gidişat ve çökmeleri hakkında ne bir değerlendirme ne de tepki gösterememişlerdir. Servet, zevk-ü sefa peşinde, toplumunu unutarak yaşayan yönetimlerini uyarma arzusu gösteremediklerinden her türlü eza ve cefaya maruz kalmışlardır.

Sonuç = Sonuç olarak Süleyman (a) kıssasının vermek istediği mesajları şöyle sıralayabiliriz:

a) Hz. Süleyman kıssasının nazil olmasının ilk sebebi Tevrat, İncil gibi muharref kitaplardan ve çeşitli rivayetlerden, Hz. Süleyman hakkında bir takım yanlış fikirlere sahip olan cahiliyye toplumuna kıssanın doğrusunu bildirmektir. Çünkü hidayetle ilgili içerikten yoksun olan Süleyman@ kıssasından insanlar öğüt ve ibret alamazlardı.

b) Mekke’yi kendi heva ve heveslerine göre yöneten Mekke Melelerine, toplumu hak ve adaletle yönetmeleri kıssa yoluyla bildirilmiş oluyordu.

c) Hz. Süleyman’ın kıssasının bütünü, ülke yönetiminde bulunan bir yöneticinin Allah’ın emirlerini gerek kendisine, gerek toplumuna, gerekse diğer toplumlara uygulamalarını ibret olarak vermektedir.

d) “Ey Davud! Biz, seni yeryüzünde halife yaptık. 0 halde insanlar arasında hak ile hükmet, hevana uyma yoksa seni Allah’ın yolundan saptırır.” (Sad/26) Babası Davud’a Allah’ın emrettiği bu ilke; Hz. Süleyman’ın da kavmini yönetirken uyguladığı ilahi bir ilkedir Allah böylece ülke yöneticilerinin toplumlarına yapacakları davranışların nasıl olması gerektiğini iki İslami otorite olan Davud ve Süleyman’ın kıssası ile bildirmiş oluyordu.

e) Sebe melikesinin Melesi ile yaptığı istişare, ülke yönetiminde ŞURA prensibinin önemini gösterir.

f) Allah’ın verdiği nimetleri onun kanunlarına göre değerlendirerek toplumun refahını artırmak… Diğer toplumların önüne geçmek… Hz. Süleyman’ın gemiler inşa edip, rüzgârlardan faydalanarak ticarette ilerlemesi, zırh ve Arap atları ile teçhiz edilmiş kuvvetli bir orduya sahip olması, bakır madenini işleme sanatını geliştirmesi ve inşaat sanatını ilerleterek elde ettiği göz alıcı binalar sayesinde kurduğu medeniyet bizlere ibrettir. Böylece silah üstünlüğü sayesinde gelecek tehlikelere karşı hem hazırlıklı olmak, hem de diğer kavimlere üstünlüğünü bu yolla kabul ettirmek mümkün ola-bilir. İyi değerlendirilen yeraltı ve yerüstü servetleri ve iyi yapılan ticaret sayesinde ekonomik olarak hem halkını refaha ulaştırmak ve hem de diğer kavimlere egemenlik sağlamak mümkün olabilir. İslam bunu yaparken insanlara adalet ve refah götürür. Fakat günümüzde ise aynı imkânlara sahip müşrik, emperyalist Batı ülkeleri kendi refah ve zenginliklerini, diğer milletlerin sömürülmesine, aç kalmasına, yokluk ve sefalet içinde kalmasına dayandırmaktalar.

g) Yöneticiler geldikleri makama Allah’ın lütfu ile gelirler, dolayısıyla böbürlenme, şöhret tutkusu ve tamahkârlık onlara yakışmaz. Elde ettikleri o mevkiin Allah’ın onlara bahşettiği ve sınandıkları bir mevki olduğunu her zaman hatırlamaları gerektiği kıssa yolu ile anlatılır.

Davud ve Süleyman kıssası, Allah’ın yeryüzündeki halifesi olarak İslam otoritesinin yapması gereken davranışların neler olduğunun; olması gerektiğinin örneklerini veren bir ibret ve nasihat vesikasıdır.

Aslında ALLAH’IN SÜNNETİnde (Sünnetullah) ASLA DEĞİŞİKLİK OlMAMIŞTIR.

9-1

Maide suresi 110

Allah, ‘Ey Meryem oğlu İsa! Sana ve anana olan nimetimi an’ demişti, ‘Seni Ruhul Kudüs ile desteklemiştim; beşikte ve yetişkin iken insanlarla konuşuyordun; sana Kitap’ı, hikmeti, Tevrat’ı ve İncil’i öğretmiştim. Sen iznimle, çamurdan kuş gibi bir şey yapmış ona üflemiştin de iznimle Uçan bir şey olmuştu; anadan doğma körü, alacalıyı iznimle iyi etmiştin. Ölüleri iznimle diriltiyordun. İsrailoğullarına belgelerle geldiğinde, onlardan inkâr edenler, ‘Bu apaçık bir büyüdür’ demişlerdi de Ben onların sana zarar vermelerini önlemiştim.’

Bu ayeti okuyan insanlar Hz. İsa’nın nasıl olup da ölüleri dirilttiğini öğrenmek için ya rivayetlere ya da bazı kitaplardaki anlatımlara itibar etmişlerdir. Hz. İsa’nın bazı kaynaklara göre ölüleri diriltme olayı şöyle anlatılmıştır:

Dört İncil’de HZ. İsa’ya nispet edilen üç diriltme olayı vardır. Bunlardan birincisi, üç Sinop-tik İncil’de yer alan havra yöneticisinin kızının diriltilmesi olayıdır. Yuhanna’da yer almayan bu olay, diğer üç İncil’de birbirinden biraz farklı bir şekilde anlatılmaktadır. Bir havra yöneticisi, Hz. İsa’dan, ölen kızını diriltmesini ister. Hz. İsa bu isteğe olumlu cevap vererek yöneticinin evine gider. Matta’ya göre. Hz. İsa eve girdikten sonra kızın elinden tutup onu ayağa kaldırır ve kız canlanır. Markos’a göre ise Hz. İsa kızın elinden tuttuktan sonra ona “Talita kumi” (kızım kalk) demiş ve kız bu emirle canlanmıştır. İkinci diriltme olayı sadece Luka’da yer almaktadır. Luka’ya göre: Hz İsa bir dul kadının oğlunu yeniden diriltmiştir. Üçüncü diriltme olayı ise sadece Yuhanna’da yer almaktadır. Yuhanna’ya göre, marta ile Mecdelli Meryem’in erkek kardeşleri Lazar’ın, ölerek mezara konmasından dört gün sonra, Hz. İsa onun mezarına gelmiş ve bir süre dua ettikten sonra yüksek sesle Lazara =  Lazar dışarı çık diye bağırmış, Lazar da hemen canlanarak ayağa kalkmış ve mezardan dışarı çıkmıştır. Ölüleri diriltme mucizelerinden birincisi üç sinoptik İncil’de müştereken yer almaktadır. İkincisi sadece Luka’da yer almaktadır, bu mucize Matta, Markos ve Yuhanna’da yoktur. Üçüncüsü Sinoptik İncillerde yoktur, sadece Yuhanna’da yer almaktadır.

Bir Reiki sitesinden alıntıladığı yazıda şöyledir:

Matthew 8:14-15 de, İsa Peter’in kayınvalidesin ateşini şifalandırmak için dokunmayı kullanır. Mark 1: 40-42 de leprosili bir erkeği şifalandırmak için ellerini kullanır. Luke 5: 12-13 de de bundan bahsedilmektedir. Matthew 20:29-34 de İsa’nın iki kör adamı şifalandırmak için ellerini onların gözlerinin üzerine koyduğu anlatılır ve Mark 8:22-25 de bir diğer kör adamı şifalandırmak için ellerini kullanır. Mark 7:32- 35 de konuşamayan ve sağır bir adamı dokunmayı kullanarak şifalandırır. Luke 7:12-15 de, İsa ölü bir adamın tabutunu elleyerek hayata döndürür ve Luke 8: 49-55 de İsa dokunmayı kullanarak ölü bir kızı hayata geri döndürür.

İşte insanların hayal gücündeki mucizeler böyledir. Hz. İsa gelmiş ölünün elini tutmuş kalk demiş ölü de kalkmış. Oysa Kur’an böyle anlatmaz. Mucizeyi (ayeti) bildirir fakat nasıl olduğu ile ilgili DETAY vermez. Mucizenin nasıl olduğunu bilmeyen insanlarda her defasında güya insanlara bu olayları açıklamak adına hayal gücü ile yarattığı o kıssaya uygun şeyleri anlatır ve insanların inanmasını sağlar. Bunun için bütün mucizeler efsaneleşmiştir.

Biz rivayetlere değil Kur’an ayetlerine muhalefet etmeden ve Allah’ın Sünnetinde asla değişim olmadığını bilerek ve Kur’an Kıssaları Sistematiğine göre bu olayın nasıl cereyan ettiğini ve hangi olayın dengi olduğunun cevabını vermeye çalışacağız. Kur’an ayetlerinden anladığımız şey şudur: Hz: İsa ölüleri diriltmiş, anadan doğma körü iyileştirmiş ve alatenlileri iyileştirmiştir. Bu üç olaya bakınca günümüz dünyasında tam örneklerini TIP dünyasında görüyoruz. Bazı körlük olaylarında gözler açılmış, alatene kısmen çare bulunmuş ve alatenlileri iyileştirmiş ve klinik olarak ölen ve hastaneye geldiği zaman klinik olarak ölü olan fakat şok cihazı ya da kalp masajı tekniği uygulanarak hayata dönen insanlar var. Şimdi bu çerçeveden olaylara bakıp ta DENK lik kurduğumuz zaman olaylar daha da açıklık kazanıyor. Allah İsa’ya İLİM ve HİKMET verdiğini söylüyor. Allah, Hz. İsa’ya Tıp ilminden sadece bu kadarını öğretmiş ve o yüzyılda elde bulunan imkânlarla bitkisel ilaçlar ya da bugün bilmediğimiz TEKNİK bir öğreti ile alatenli insanları iyileştirmiş ve körlerin gözünü açmıştır. Nasıl; Çinlilerin Akupunktur (iğne tedavisi) yöntemi olduğu gibi şu an bilinmeyen fakat ileriki yüzyıllarda bulunacak bir TEKNİK öğretilmiş olabilir.

Peki, ölüleri nasıl diriltti? Kur’an ölülerin mezardan kaldırılıp diriltildiğinden bahsetmez, Bu anlatılar insanların anlatılarıdır. Aslında Hz. İsa’ya “KALP MASAJI” tekniği öğretilmiş ve tarihte ilk kez kalp masajını uygulayan ilk insan Hz. İsa’dır. Hz İsa’nın; körlerin gözünü açtığı ve alatenlileri iyileştirdiğini bildikleri için herhangi biri öldüğünde İsa çağırılmış ve o insan normal eceli ile ölemeyecek bir yaşta ise, o adamın kalp krizi geçirdiğini anlamış ve hemen müdahalede bulunarak kalp masajı yapmış ve ölen adam hayata dönmüştür.

Bu olay dilden dile Hz. İsa ölüleri diriltiyordu diye anlatıldığı için ve o yüzyıllarda kan dolaşımı, kalp masajı gibi bilgilere sahip olmayan insanlar. Hz. İsa’nın, ölen adamın üzerinde garip tavırlar (kalp masajı) sergilediği için buna farklı anlamlar yüklemişler sonraları da dilden dile ve efsanelerle olayın aslının değişime uğramasına sebep olmuşlardır.

Hz. İsa kesinlikle dualarla ya da elini dokunarak o insanları iyileştirmemiş, bilhassa tedavi yöntemlerinin o yüzyılda yapılabilecek imkânlarla ve Allah’ın verdiği İLİM ile gerçekleştirmiştir. Hz. Davut ve Hz. Süleyman nasıl bir kral idi ve Davut’a Demir, Süleyman’a Bakırın İlmini verdi ise Hz İsa’da o günkü şartlarda İLİM verilmiş Bir TIP adamı idi.

Bazı yerlerde Hz. İsa’ya ŞİFACI İSA demeleri de muhakkak bu yüzden olmalı fakat buna da bir kulp takılarak tarihteki Şifacı İsa ile Hz. İsa’nın aynı insan olmadığını ve Hz. İsa’nın (Tanrının oğlu olduğu için) doğaüstü güçlerle o insanları iyileştirdiği ve mezardan ölüleri kaldırıp dirilttiğini inandırmaya çalışmışlardır. Maalesef peygamber yarıştırma her dönemde olmuş ve olacaktır da buna bir çözüm getirilmeli ve O peygamberlerinde BEŞER oldukları gerçeği akıllardan çıkarılmamalıdır.

Maide suresi 110. ayet iyice incelenirse bu MUCİZE lerin Allah’ın izni ile gerçekleştiğini görüyoruz. Fakat düşünülen şey şu: Hz. İsa’ya hadi sana imkânsız gördükleri bir şey için izin veriyoruz sende imkânsızı gerçekleştir olarak anlatılan ya da okunan ya da düşünülen bu ayet, iyice düşünülürse Bu iznin o anda değil kâinat yaratılırken konan Sünnetullah çerçevesinde Gerçekleşeceğinin bildirilmesidir. Bu kelimenin altı muhakkak çizilmelidir. Anadan doğma körü ve alacalıyı BENİM İZNİMLE iyileştiriyordun; yine BENİM İZNİMLE ölüleri diriltiyordun. BENİM (kâinata koyduğum) İZİNLE (Sünnetullah) diyerek düşünülmesi gereken ayettir.

Aslında bu ayet ve mucizeler çok yakın zamanda bulunan TIBBİ Ve TEKNİK olayların o yüzyılda Hz. İsa ve çevresindekilere bir DENKİ ya da BENZER lerinin gösterilmesinden ibaretti. Yine her zamanki gibi bilinç düzeyinde ACZE düşen bu insanlar olayı farklı farklı anlatmışlar, sonraları da rivayetlerle anlam kaymasına sebep olup efsaneleştirmişlerdir.

Ayrıca = Sen iznimle, çamurdan kuş gibi bir şey yapmış ona üflemiştin de iznimle uçan bir şey olmuştu; Maide Suresi 110. ayette sözü geçen bu kelimeler bütün meallerde iki yerde de TAYR sözcüğünü gören tefsirciler (uçan bir şey) yerine KUŞ anlamını seçmişlerdir. Yani Hz. İsa çamurdan kuş gibi bir şey yapmış ve ona üfleyince Kuş olup uçmuş olarak anlatmışlardır.

Oysa Hz İsa o günün şartlarında Allah’ın İLMİ ile gerçekten kuş şeklinde bir şey yapmış ve ona (rüzgâr enerjisi) ile çalışacak bir düzenek kurmuş ve o yaptığı kuş şeklindeki şeyde uçan bir ŞEY olunca insanlar bu kadar ağır bir şeyin havada nasıl durduğunu ve nasıl uçtuğuna şaşırıp kalmışlar ve bilinç düzeyinde ACZ’e uğramışlardır… Ayetteki (üflemek) müteşabihtir. Örneğin bir balona hava doldurmak için üflersiniz. Yani benzetme yapılmıştır.

Allah’ın Sünnetinde (Sünnetullah) Asla Bir Değişiklik Bulamasınız.

Meryem Suresi:

16– Kitap’da Meryem’i de an. Hani o, ailesinden ayrılıp doğu tarafında bir yere çekilmişti.

17-Onlarla arasına bir perde çekti. Derken kendisine ruhumuzu (Cebrail’i) gönderdik de o, düzgün bir insan şeklinde ona göründü.

18-Meryem ona: “Ben bağışlayan Allah’a sığınırım senden, eğer Allah’tan korkan biri isen!” dedi.

19-Ruh (Cebrail): “Haberin olsun, ben sana tertemiz bir oğlan vermek için Rabbinin elçisiyim sadece!” dedi.

20-Meryem: “Benim nasıl bir oğlum olabilir? Bana hiçbir beşer  dokunmadı; ben bir kahpe de değilim!” dedi.

21-Cebrail: “Öyle! Fakat Rabbin buyurdu ki, o Bana göre kolaydır. Ayrıca onu insanlara gücümüzün bir delili ve tarafımızdan bir Rahmet kılacağımız için böyle yapacağız. Hem de o, karara bağlanmış bir iştir.” dedi.

22-Bu şekilde ona hamile oldu ve bu haliyle uzak bir yere çekildi.

23-Derken sancı onu bir hurma dalına götürdü ve: “Keşke bundan önce ölmüş olsaydım da unutulmuş gitmiş olsaydım.” dedi.

24-Derken aşağı tarafından ona şöyle seslendi: “Sakın üzülme, Rabbin senin altında bir su arkı yarattı.

25-Hurmanın dalını kendine doğru silkele, üzerine derilmiş taze hurmalar dökülsün.

26-Artık ye, iç, gözün aydın olsun. Eğer insanlardan birini görürsen de ki: “Ben esirgeyen Allah’a oruç adadım, onun için bugün hiçbir kimse ile konuşmayacağım.”

27-Derken onu taşıyarak kavmine getirdi, Onlar: “Hey Meryem, sen Allah biliyor yanlış bir iş yaptın

28-Ey Harun’un kız kardeşi, baban bir kötülük adamı değildi, annen de iffetsiz değildi”

29-Bunun üzerine Meryem çocuğu gösterdi: “Beşikteki bir çocukla nasıl konuşuruz?” dediler.(Hz.İsaya  çok  genç yaşta  Resullük  verildiği  için Kavmin  ileri  gelenleri  Daha  dün  beşikte  olan  bir  çocuğumu  muhatap  alacağız  manasına  söylenmiş  sözdür )

30-O: “Haberiniz olsun ben Allah’ın kuluyum. O, bana bir kitap verdi ve beni bir Resul  yaptı.

31-Beni her nerede olursam mübarek kıldı ve hayatta kaldığım müddetçe bana Salatı ve zekâtı tavsiye buyurdu.

32-Beni anneme saygılı kıldı, beni eşkıya bir zorba yapmadı.

Bu ayetlerde bolca DETAY verilmiş ve anlaşılacağı üzere Hz. İsa babasız olarak Hz. Meryem tarafından dünyaya getirilmiş ve aynı sürenin 4-5-6-7-8-9 ayetlerinde Hz. Zekeriya da karısı kısır ve kendi de çok yaşlı olduğu halde Yahya adlı bir oğul ile müjdelenmiştir.

Meryem suresi 8 = Zekeriya: “Ey Rabbim, benim nasıl bir oğlum olabilir, karım kısır ben de yaşlılığın son haddine varmışken!” dedi.

Her iki olayda da O yüzyıl için imkânsız olan bir şeyler var. Bakire bir kız ilişkiye girmeden evlat sahibi olmuş, karısı kısır olduğu halde çok yaşlı bir adamında oğlu olmuştur.

Bizim yüzyılımızda ya da ileriki yüzyıllarda yapılan tıbbi ve ilmi çalışmalarda bu işlem gerçekleşebilir mi? Cevap = EVET

Günümüzde bile kök hücre (kemik iliği) çalışmaları hızlanmıştır. Belki de çok yakın bir tarihte o yüzyılda mucize olarak kabul edilen şeyler olağan hale gelecek; yani kısır olan bir kadınla çok yaşlı bir dedenin çocuğu olacak. Hatta bakire bir kızın bile babasız ve meni olmadan çocuk doğurduğuna şahit olacağız. Hatta biliyorsunuz sperm bankaları sayesinde artık ölü bir adamın bile yıllar sonra çocuğu olması mümkün görünmektedir.

Kök Hücre nedir: Farklı hücre tiplerine dönüşebilme potansiyeline ve kendisini yenileyebilme gücüne sahip olan hücrelere “kök hücre” denir. Vücudumuzdaki kas, cilt, karaciğer hücreleri gibi hücrelerin belli bir hedefi var ve bölündüklerinde yine kendileri gibi bir hücre oluşturuyorlar. Yani karaciğer hücresi bölününce yeni bir karaciğer hücresi oluşuyor. Bundan farklı olarak, kök hücrelerin bu şekilde belirlenmiş bir görevleri yoktur. Aldıkları sinyale göre farklı hücre türlerine dönüşüyorlar. Bunu kontrol eden unsurlarsa genlerdir. Bir kök hücresinin hangi hücreye dönüşeceğini hücre çekirdeğindeki genler belirlemektedir. Diğer hücreler ölünce veya hasar görünce, kök hücreler hangi hücre türüne ihtiyaç varsa o hücreye dönüşüyorlar. Bu işlem sırasında bazı genler daha aktif hale gelirken, bazıları da baskılanmaktadır. Kendisini yenileme gücüne sahip olan kök hücreler, bir bakıma diğer hücre türleri için tükenmez bir kaynak görevi üstlenmektedirler.

İlk olarak 1998 yılında insan embriyosundan kök hücre elde edilip kültürlerde çoğaltılmasından sonra kök hücre araştırmaları hız kazandı. Değişik hücre türlerine dönüşebilme potansiyeli olan kök hücreleri, kontrol edilebildikleri takdirde laboratuvar ortamında istenilen hücre türüne dönüştürülebiliyorlar. Böylece vücutta eskiyen, hastalanan veya ölen hücrelerin veya organların yerini doldurmak üzere laboratuvarda kök hücrelerinden yeni hücreler, hatta yeni bir organ elde edilebilir. Ancak bunu başarabilmek için hücrenin genetik şifresini ve kontrol mekanizmalarını çok iyi bilmek gerekiyor.

Zaman her şeyi haklı çıkaracak, Allah o yüzyıllara ait (müteşabih yoldan) anlattıklarını ileriki yüzyılda bir benzerini hayata geçirecektir.  Bundan kimsenin şüphesi olmasın. Biliyorum bu satırları okuyan tıp adamları hemen hayır böyle bir olanak yok diyeceklerdir. Fakat çok iyi biliyoruz ki bir zamanlarda atomun en küçük ve bölünemez parçası olduğunu iddia ediyorlardı. Hele bir GEN çalışmaları ve kök hücre çalışmaları yeterli seviyeye ulaşsın hep beraber umarım göreceğiz. Çünkü Allah’ın sünnetullahında asla bir değişiklik olmayacak ve bu olay bir gün hayata geçecektir.

Şimdi de Meryem suresi, sözü geçen ayetlerde neden bu kadar DETAY verdiğini anlamaya çalışacağız. Meryem’e doğum sancısı gelmiştir. Allah’tan emir geldiği halde keşki ölebilseydim der. Çünkü hem iffetli biridir. Hem de zina eden kadınların Recm (taşlayarak öldürme) cezası aldığı bir devirde yaşamaktadır. Bu olayı da nasıl açıklayacağını kara kara düşünmektedir. Yanında onu doğurtabilecek bir ebeden bahsedilmediğine göre Meryem yalnızdır. Genç bir kızın ebe ya da yardımcı biri olmadan doğum yapması çok zor olmalıdır. Doğa yasaları ihlal edilmediği inancımıza göre böyle durumdaki böyle durumdaki bir kıza doğumu kolaylaştıracak iki detay vardır.

1. Rabbin altından bir su arkı akıtmıştır ifadesi Meryem’in suda doğum yaptığının bir ifadesi olabilir. Bu yüzyılda bile kadınlar için en kolay DOĞAL DOĞUM su içinde yapılanıdır. Doğal doğum ifadesi kullandım ki biri çıkıp en kolay doğum sezaryen diyebilir.

2. Doğum sancısı olan ve bir an evvel doğurmayı düşünen hiçbir kadının aklına bir şeyler yemek gelmez diye düşünüyorum. Fakat Allah diyor ki: Hurma ye; Taze ve olgun olmasını da belirtiyor. Son yapılan çalışmalarda da Hurmada ‘oksitosin hormonunu’ uyaran maddelerin olması.

Oksitosin hormonu nedir? İnsan beyninde hipofiz bezinde bulunan ve doğum esnasında rahim kaslarının kasılmasını sağlayarak doğumun kolay olması ve meme ucu kaslarını da harekete geçirerek bebeğin kolayca süt emmesini sağlamak. BU kadarla kalmıyor tabii aşağıdaki satırları okuyunca daha iyi anlayacak ve Rabbinin koyduğu doğa yasalarının nasıl iyi çalıştığını ve her şeyi bir hesaba göre yarattığını anlayacaksınız.

Hurmanın, özellikle hamile ve doğum yapan kadınlar için önemi ve faydaları, bu gün bilimsel olarak da bilinmektedir. Hurma, içerdiği % 60–65 oran ile en çok şeker içeren meyvelerden biridir. Doktorlar hamile kadınlara doğum yaptıkları gün meyve şekeri içeren yiyecekler verilmesini gerektiğini belirtmektedirler. Bunun amacı, annenin zayıf düşen vücuduna enerji ve canlılık kazandırmak, aynı zamanda da yeni doğan bebeğe gerekli olan sütün oluşabilmesi için süt hormonlarını harekete geçirmek ve anne sütünü çoğaltmaktır.

Ayrıca doğum sırasında meydana gelen kan kaybı, vücut şekerinin düşmesine sebep olur. Hurma, vücuda tekrar şeker girişinin sağlanması açısından önemlidir ve tansiyon düşmesini de engeller. Kalori değerinin çok yüksek olması sebebiyle hastalıktan güçsüz düşmüş ya da yorgun olan kimseler için özellikle çok faydalıdır. Hurma insan vücudunun sağlıklı ve zinde kalabilmesi için hayati önem taşıyan 10′ dan fazla element içermektedir.

Hurmadaki potasyum, beyne daha çok oksijen gitmesine yardımcı olarak berrak düşünmeyi sağlıyor. B1 — B2– B& vitaminleri sinir sistemini dinlendirip güçlendiriyor. Bu sebeple strese, gerilime ve zihni yorgunluğa en iyi gelen şeylerden birisidir hurma yemek. Kansızlıktan korunmak için demir ihtiyacını karşılıyor. Magnezyum ise kasların düzgün çalışmasında ve vücutta kanserli hücrelerin meydana gelmemesinde tesiri var. Kalsiyum ve fosfata gelince; onların görevi vücudun kemik yapısını dengelemek. A vitamini de görme gücünü ve vücut direncini artırırken, bir taraftan büyüme ve gelişmeye yardımcı oluyor. Bu sebeple gelişmekte olan çocukların hurma yemesi çok faydalıdır. Bir de diğer meyveler genellikle protein açısından yetersiz iken, hurmada proteinde var. Bu özelliği sayesinde vücudun hastalıklara karşı korunmasını sağlayıp, hücreleri yenileyebiliyor. Ayrıca çok şekerli bir meyve olmasına rağmen hurmadaki şeker; kan şekerini hızla yükselten glikoz değil, meyve şekeri fruktoz. Bu şeker türü vücuda bol miktarda hareket ve ısı enerjisi kazandırıyor. Kandaki şeker düzeyini birden yükseltmediği için şeker hastalarına da uygun.

Hurmadaki bu değerleri internetten araştırıp kayda değer bulduğum için bu sayfalara taşıdım. Ufak tefek hatalar varsa (teknik  olarak )  şimdiden  özür  diliyorum.

HZ  İSA   bebek  ikenmi  Konuştu ?

Meryem/29’daki el-mehdi sözcüğü,المُهد [el-mühdi] şeklinde okunursa, ayetin anlamı, “Bunun üzerine o [Meryem], o’na [çocuğa] işaret etti. Onlar, “Biz; yüksek mevkideki kişiler, sabîyle nasıl konuşuruz?” dediler” şeklinde olacaktır.

Yine bu ayetin orijinalindeki نكلّم [nükellimü] diye okunan sözcüğün, ilk Mushaflarda harekesiz oluşu ve bu sözcüğü oluşturan harflerin يكلّم  [yükellimü] şeklinde de okunabileceği gerçeğinden hareket edildiğinde  Bu kabule göre paragrafın anlamı şöyle olacaktır: “Bunun üzerine o [Meryem], o’na [çocuğa] işaret etti. Onlar “Biz; yüksek mevkide olan kişiler sabîye nasıl konuşuruz/Yüksek mevkide olan kişiler sabîye nasıl konuşur?” dediler. İşte bu, hakk söze göre, hakkında ihtilâf edip durdukları, “Şüphesiz ben Allah’ın kuluyum. O bana kitabı verdi ve beni bir Resul  kıldı [yaptı]. Beni, ben nerede olursam olayım mübarek kıldı. Hayatta bulunduğum müddetçe bana salâtı ve zekâtı tavsiye etti. Ve beni, anneme iyi davranan bir kimse [kıldı]. Ve beni bir zorba, bir mutsuz kılmadı. Ve doğurulduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak ba‘s olacağım [yeniden diriltileceğim] gün, selâm benim üzerimedir. Ve şüphesiz Allah benim Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir. O hâlde O’na ibadet edin, işte bu, dosdoğru yoldur” diyen Meryem oğlu İsa’dır”.

(Meryem/29, 34, 30-33, 36)

Bu paragrafta açıkça İsa’nın Resullük  görevi ve hayatı özetlenmiştir. Onun tebliğinde de Sünnetullah dışında herhangi bir ayrıcalık söz konusu değildir.

İsa’nın misyonu ile ilgili burada verilen özet şu ayetlerde de zikredilmiştir: “Şüphesiz Allah, Meryem oğlu Mesih’in kendisidir” diyen kimseler kesinlikle kâfir olmuşlardır.

Hâlbuki Mesih, “Ey İsrâîloğulları! Benim Rabbim ve sizin Rabbiniz Allah’a kulluk edin. Şüphesiz kim Allah’a ortak koşarsa kesinlikle Allah ona cenneti haram eder, onun barınağı da ateştir. Ve zalimler için yardımcılardan kimse yoktur.” “Allah, üçün üçüncüsüdür” diyen kimseler kesinlikle kâfir olmuşlardır. Oysa tek ilâhtan başka ilâh yoktur. Eğer söylediklerinden vazgeçmezlerse, kesinlikle onlardan kâfir olan kimselere acı veren bir azap dokunacaktır. (Mâide/72-73) Îsâ apaçık delillerle geldiği zaman dedi ki: “Ben size hikmeti [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri] getirdim ve hakkında ihtilâfa düştüğünüz şeylerin bir kısmını size açıklayayım diye geldim. O hâlde Allah’a karşı takvalı olun ve bana itaat edin. Şüphesiz ki Allah; O, benim Rabbimdir ve sizin Rabbinizdir. Öyle ise O’na kulluk edin. İşte bu, doğru bir yoldur. (Zuhruf/63-64) Bu paragraftaki metne göre de, “mühd”de [yüksek mevkide] olan, İsa değil o günün ileri gelen mabet görevlileridir.

Meselenin temel unsuru olan المهد [el-mehd] kelimesi, Îsâ  Resul  ile ilgili olan Âl-i İmran/46 ve Maide/110’da da geçmektedir. Sözcük, المُهد [el-mühd] şeklinde okuyup anlamlandırıldığında bu ayetlerin anlamı şöyle olacaktır:

Ve yüksek bir mevkide bulunarak, yetişkin biri olarak insanlarla konuşacak ve o sâlihlerdendir. (Âl-i İmran/46) O zaman Allah şöyle diyecektir: “Ey Meryem oğlu İsa! Senin üzerinde ve annenin üzerinde olan nimetimi hatırla! Hani Ben seni rûhu’l-kudüs ile desteklemiştim. Yüksek bir mevkide bulunarak ve yetişkin biri olarak insanlarla konuşuyordun. Hani sana kitabı, hikmeti [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri], Tevrat’ı ve İncil’i öğretmiştim. Hani Benim iznimle çamurdan kuş şeklinde bir şey yapıyordun ve üflüyordun, o da Benim iznimle (uçan bir şey) oluveriyordu. Anadan doğma kör olanı ve alaca hastalığına yakalanmış kimseyi iznimle iyileştiriyordun. Yine Benim iznimle ölüleri çıkarıyordun. Ve hani İsrâîloğulları’na apaçık mucizelerle geldiğin ve onlardan inkâr edenlerin, ‘Bu ancak apaçık bir sihirdir’ dedikleri zaman seni onlardan korumuştum.”

(Maide/110) Bu ayetlerde, Meryem/29’un aksine yüksek mevkide olan İsa’dır. Rabbimiz o’na yüksek mevkiler ihsan etmiştir. Bu Nisâ/158’de, Onu kesin olarak öldürmediler. Aksine Allah o’nu Kendine yükseltti [derecesini artırdı] şeklinde ifade edilmiştir. Böyle yüksek mevkilerin İdris peygambere de ihsan edildiği bildirilmiştir: Ve Kitap’ta İdris’i an/hatırlat. Şüphesiz o, çok sadık biriydi, bir  Resuldü . Ve Biz o’nu yüce bir mekâna yükselttik.(Meryem/56-57)

Yahudi ve Hristiyanlar, İsa  Resulün  beşikte konuştuğunu reddetmekte ve şu görüşleri ileri sürmektedirler: Eğer bu olay gerçekten meydana gelseydi, çok ilginç ve etkileyici olması sebebiyle tevatür şeklinde yayılır ve hiç unutulmazdı. Hâlbuki böyle bir olay hiç duyulmamıştır ve Hristiyanların en fanatiklerinde bile böyle bir inanç oluşmamıştır. Ayrıca Yahudilerin o dönemde İsa’ya düşman oldukları tarihî bir gerçektir. Nitekim İsa elçiliğini ilân edince o’nu öldürmeye uğraşmışlardır. Eğer İsa beşikte konuşmuş ve Resullüğünü  ilân etmiş olsaydı, Yahudiler o’nu daha o zaman ortadan kaldırırlardı.

Meryem, toplumunda koyulmuş yasalara göre zina eden kadın recm cezası alacağı düşünülerek gebeliği saklanarak başka bir yere (aile kararıyla) bir akrabasına ya da başka bir şehire ya da çok uzakta bir çiftliğe gönderilir. 26. ayette de bu gün hiç bir insanla, konuşmayacağım olarak meallenen söz: Bundan böyle hiç bir insanla konuşmama kararı aldığını bildirmesidir. 27. ayette: Meryem çocuğu yüklenip kavmine getirdi deyince: Sanki Meryem hurmalıkta doğum yapıp çocuğu doğurmuş sonrada dönmüş kavmine gelmiş gibi anlaşılmaktadır Oysa bu mümkün değildir. Kavminde RECM cezası vardır ve onlara mazereti ne olacaktır? (bana bir melek geldi ve benim hamile kalacağımı bildirdi mi diyecektir? Buna kim inanır? Şayet bu mazerete inanılırsa ondan sonra olacak bütün zina olaylarında kadınlar aynı iddiada bulunacaktır. Yani Böyle bir durum gerçekleşse kimse Meryem’e inanmazdı. Hâlbuki Meryem doğum yaptığı başka bir şehir ya da ülkede uzun yıllar kalmış, İsa büyümüş genç bir erkek olmuş ve İsa’ya Nebilik verilmiş ve annesi de onu bir ata ya da eşeğe ya da deveye yükleyerek o şehirden kavminin olduğu yere gelmiştir. Kavmine döndüğü zamanda kavminin ileri gelenleri Meryem’e bu olayı açıklamasını isterler. Meryem de konuşmadığı için İsa’yı gösterir ve İsa da Nebi  olarak geldiğini ilan eder ve annesine saygılı davranılmasını ister. Hz. İsa olayında anlatılan durumlar nereden baksanız 18 yıllık bir olayın bölüm bölüm anlatılmasından ibarettir. Aradaki bölümler anlatılmadığı için sanki Meryem hamile kalmış. Doğum yapmış ve kavmine gelmiş beşikteki bebeği göstermiş İsa da beşikte konuşarak Nebiliğini ilan etmiş anlaşılıyor. Dinimiz ve kitabımız akıl ve mantık dinidir. Gerektiği kadar düşünüp araştırılmazsa tiraji komik olaylar olarak asırlardır anlatılacaktır.

Allah’ın sünnetullahında asla bir değişiklik olamayacağına inananlar için bu tartışmalara bile gerek yoktur. Çünkü ne Yahudilerde nede İseviler arasında böyle İsa’nın bebekken konuştuğuna dair bir inanç yoktur. Şayet İsa bebekken konuşuyor olsaydı ülkenin her yerine duyulur herkes görmeye gelirdi ve tevatürle, rivayetlerle efsane olarak anlatılır ve bütün Hristiyan âlemi bunu bilirdi. Ben sadece meallerden kaynaklanan yanlış olduğunu düşünüyor ve Hz. İsa’nın bebekken konuştuğuna yüzde bir bile ihtimal vermiyorum. Çünkü ALLAH’IN Sünnetinde (sünnetullah) ASLA BİR DEĞİŞME BULAMASSINIZ.

İleriki yüzyıllara bir UYARI olarak bildireceğim bir şey daha vardır ki bu; zaman içinde yaşanarak anlaşılacaktır. Hz. İsa babasız yani sadece annesinden oluşan hücrelerle hayata geldiği için Hz. İsa’nın yaşamına devam ettirilmemiştir. Yani nasıl Hz. Lut, İbrahim, Yunus, Resuller kavminden ayrıldıktan sonrada hayata devam ettiler ve çoluk çocuğa karıştılarsa özellikle İsa Resul  başkasına benzetilip oradan uzaklaştırıldıktan sonra başka bir kavme gönderilir ve hayatına devam edebilirdi. Fakat İsa da evlenmek ve çocuk sahibi olmaya kalkacak işte çocuk edinme noktasında çok büyük bir PROBLEM le karşılaşılacaktı.

İleriki yüzyıl insanlarına tavsiyem normal doğal yollarla çocuk sahibi olmaları ama biliyorum ya da tahmin ediyorum ki yine sadece kadınlar Hz. Meryem gibi erkek olmadan Hz. İsa gibi çocuk sahibi olmak isteyecekler hatta olacaklar ama çocukları evlenip de normal doğan biri ile ya da babasız doğan başka biri ile çocuk yapma aşamasında büyük sorunlar yaşayacaklardır… Umarım yanılıyorumdur. Ama Allah’ın sünnetinde ta kâinat yaratılırken konan yasalarda asla değişiklik olmadığını biliyorum ve doğal ortamı doğal şartlarla yaşamayan insanlara ders olacak bazı yasaları daha önceden koyduğuna inanıyorum.

Kur’an’ı Kerim’de Hz. İbrahim’in ateşe atılması anlatılır. Fakat ne hikmetse Kur’an sadece ateşe serin ol diyerek detay vermediği halde bu konuda çokça rivayet ve anlatılar piyasalarda mevcuttur. Ateşin gül bahçesine dönüşmesinden tutunda ateşin suya, odunlarında balığa dönüştüğüne inanan çoktur. Bazılarına göre de ateşin içinde 7 gün kalmış ve ateş sönünce İbrahim diri olarak çıkmıştır!

Şimdi bu rivayetlerden sadece biri doğru ise diğer rivayetler külliyen yalan değil midir? Peki, hepsi yalan olmasın? Abartılarla, yalan yanlış duyumlarla, efsane kültürünün etkisi ile bu konuda da asıl olay saptırılmış ve aslı ile alakası olmayan bir kıyamet tefsirlerde üretilmiştir.

Bu olayı anlamamız için İbrahim’in kavminde bir putperest psikolojisi ile olayların nasıl geliştiğini düşünmemiz lazım gelmez mi? Şimdi o günlere döneceğiz. İbrahim’in kavminde hiç kimsenin O’na inanmadığını sadece Lût’un inandığını Kur’an ayetlerinden biliyoruz ve bizde şu an bir putperest psikolojisi ile düşünüp olayları geliştirecek ve anlamaya çalışacağız. Doğduğumuz ve büyümeye başladığımız ve çocukluğumuz geçen bu yerlerde dedemiz babamız ve analarımız dolayısıyla herkes putların karşısına geçer ve dua ve istekte bulunurdu ve bizde büyüdükçe putlarımızın karşısına geçip dua ve istekte bulunduk ve bazen dualarımız kabul olur bazen de olmazdı. Putları kimimiz yaratıcı ile aramızda bir aracı olarak görüyor kimimiz onlarında duaları kabul edip bize yardımcı olduğuna inanıyorduk. Buna o güne kadar kimsenin itirazı olmamıştı. Öyle bir zaman oldu ki kavmimizin arasından İbrahim diye bir genç yetişti ve Putlarımız yani bizim en değer verdiğimiz manevi varlıklarımız hakkında ileri geri konuşmaya başladı hatta daha da ileri giderek bizim putlarımızı kıracağını bahsediyordu sağda solda. Ona çok kızıyorduk ve çoğu zaman onu görünce yolumuzu değiştirmeye başlamıştık. Çünkü İbrahim bizim için bir Şeytandı ve O şeytanın sözünü dinlemeyecektik. Tek tanrıya inanmamızı ve putların aracılık yapmadan öteye kendilerine bile ne zarar ve ne yarar verebileceğini söylüyordu! Bir bayram gününe gidip geldiğimizde bizim en değer verdiğimiz Putların kırıldığını duyduk ve hemen aklımıza bunu yapanın İbrahim olduğu geldi. Kavmimizin ileri gelenleri hemen İbrahim’i buldular ve İbrahim de inkâr etmedi ve bunu yapanın kendisi olduğunu söyledi. O bir ruh hastası olmalıydı. Tutuklandı ve hapse atıldı. Mahkeme oldu bütün kavmin toplumsal düzenini bozmuş ve manevi değerlere hakaret etmişti. Bunun için çok büyük ceza alacağını düşünüyorduk.

Kavmimizin hâkimleri kararı kesti = Ölüm cezası ve cezanın şekli ise ateşe atılarak ölüm cezası.

Daha öncede bazı olaylarda bu ateşe atılma cezası verilmiş ve ateşe atılan bu mahkûmlar haykıra haykıra ateşte yanmışlardı. Ceza günü geldi çattı ve boş meydanımızın ortasına ateşin dağılmaması için yaklaşık 1 metre taşlardan bir çember oluşturuldu ve ertesi gün fırınlarda yakılan odunlar kor halinde bu çemberin ortasına atıldı ve 1 metrelik bu ateş o kadar ısı yayıyordu ki neredeyse ateşin 2 metre yanına yanaşamıyorduk ısıdan. İbrahim’i getiriyorlardı ve birazdan ateşe atılacak ve cayır cayır yanacak ve haykıra haykıra ölecekti o şeytan. Suçu yüzüne karşı okundu ve Toplumsal düzeni bozup manevi değerlere hakaret ettiği için öldürülecekti. Meydanın etrafında evlerin çatılarında halktan herkes bu olayı seyretmek için toplanmıştı. İbrahim ateşe atıldı haykırarak bağıracağını ve aman dileyeceğini düşünüyorduk fakat o ne? Beklenen olmadı. İbrahim’in yüzünde hiç yanma belirtisi olmadan ateşin bir ucundan diğerine doğru hızlı hızlı yürüyordu. Evet, o gerçekten şeytandı ve ateş onu yakmıyordu. Halk bir an panikledi ve kaçın o gerçekten bir şeytan diyordu ve o meydan bir anda kaçışanlarla dolan bir meydan olmuştu. Herkes o gerçekten Şeytan diyerek kaçışıyordu.

Oysa o yüzyıla kadar, o toplumda hiç kimsenin bilmediği ve Allah’ın kâinata ve doğa yasalarına koyduğu bir TEKNİK öğretilmişti İbrahim’e.

11-1

O yüzyıla kadar hiç görmedikleri ve duymadıkları bu olay karşısında şaşkına dönen o insanlar İbrahim oradan kaçtıktan sonra ateşin başına geldiler ve ellerini uzattıklarında bile ateş onları yakıyordu fakat İbrahim’in ateşin içinde nasıl olup da yanmadığını düşünüp durdular ve buna akıl erdiremeyen o insanlar İbrahim’in gerçekten ŞEYTAN olduğuna inandılar ve İbrahim ülkeyi terk ettiği için ve ondan kurtuldukları için putlarına tapınıp durarak mutlu mesut hayatlarına devam ettiler. Sonraları da Kavim helak edildiği için bu olaydan aslında rivayet edecek kimse kalmamıştı. Bu konuda Rivayet diyenlerin hepsi aslında kendi hayal ürünü şeyleri insanlara pazarlamıştı yüzyıllardır.

Peki, bu olay nasıl oluyor? Peki, nasıl oluyor da ateşte yürüyenlerin ayaklarına bir şey olmuyor? Olaya ruhsal bilinç değil de bilimsel açıdan yaklaşanların değişik görüşleri var. Bu görüşe göre yüksek dereceli sıcaklıkta ayak tabanları normalden çok ter atmakta, bu ter tabakası koruyucu bir örtü oluşmaktadır. Nasıl kızgın bir tava üzerine düşen su damlası, aralarında oluşan buhar tabakası nedeniyle hemen yok olmaz, tava üzerinde zıplayıp durursa, onun gibi bir şey. Ancak ayak tabanı ile kızgın kömürler arasında böyle bir şeyin oluşması mümkün görülmüyor. Bir diğer görüşe göre önemli olan ayağın ateş ya da kor un üzerine basış süresidir. Buna göre yüksek sıcaklıklar, çok kısa bir sürede etkili oldukları zaman acı vermiyorlar. Deri yüzeyindeki alıcılar ısıya oldukça yavaş reaksiyon gösterdiklerinden 0,3 saniyeden kısa bir sürede etkili olan 500 derecelik bir sıcaklığı yalnızca 20 derece algılıyorlar Bu nedenle ateş üzerinde yürüyenler işin TEKNİĞini biliyorlar ve çok hızlı hareket ediyorlar, böylece ateşe basış sürelerinin çok kısa olmasını sağlıyorlar. Ama bu görüşte tam tatminkâr değil. Basış süresi 0,3 saniyeyi geçmesine hatta 7 saniyeyi bulmasına rağmen ayakları yanmayan yürüyücülerde var. Ateş üzerinde yürüyüş sırasında beynin acıyı bastıran “endorfin” gibi maddeleri salgıladığı doğrudur, ama buda ayak taban derilerinin nasıl olup da yanmadığına açıklık getiremez.

Psikologlara göre ateşte yürümek henüz bilimsel yöntemlerle açıklığa kavuşturulabilmiş değildir. Hiç bir dini inancı olmayanlarda dâhil ateşte yürüyenlere kendilerinin bu gücü nereden aldıkları sorulduğunda tümü aynı cevabı veriyormuş = İNANMAK… Çünkü bu DOĞA YASALARI sadece İbrahim Nebi-Elçiye  değil TEKNİK i bilen herkesin yapabilmesi için kâinata yerleştirilmişti hem de ta baştan yani daha ilk yaratılışta…

Aslında yakın tarihte öğrenilecek olan bir TEKNİK olayın O yüzyılda ve o toplumda bir DENK inin ya da benzerinin yaşatılmasından başka bir şey değildi bu olay. Fakat tarihte ilk defa görülen her olay insanların her daim (bilinç düzeyinde ACZE) düşmesine sebep olmuştur.

ALLAH’ın SÜNNETİNDE (Sünnetullah) ASLA BİR DEĞİŞİKLİK GÖREMEZSİNİZ.