8. BÖLÜM HZ. SÜLEYMAN VE HÜDHÜD

Yayınlandı: 03 Aralık 2013 / KUR’AN KISSALARININ SİSTEMATİĞİ

HZ. SÜLEYMAN ve HÜDHÜD (kuş mu- mahkûm mu?)

Kur’an-ı Kerimde bence müteşabih olarak anlatılmış Neml suresindeki Hz. Süleyman, Melike ve cinlerle bağlantılı en zor en karmaşık en DETAYlı en düşündürücü belki de en muazzam ayetlerdir.

Buna sebep rivayetler yüzünden tefsircilerin de etkilenip farklı anlam çıkarması olmalarıdır bir bakıma. Okuyucular genelde metafizik şeylerin anlatılmasından korkarlar. Cin, Şeytan, İblis gerçekten iticidirler Fakat Neml suresinde adı geçen cinlerle hiç bir metafizik bağlantısı olmadığını önce Cin nedir sözlük anlamına ve Arapça manalarına bakarak anlayalım.

Aslında Hz. Süleyman ve Melike ile ilgili ayetleri yazıp bağlantıları kurmaya başlayacaktım fakat okuyucu bu surede adı geçen Cinleri farklı tanıyacağını düşündüğüm için önce Cin’i açıklamak gereği duydum.

Cin kelimesi Arapçada C_N_N kelimelerinden gelir; gizledi, örttü, muhafaza etti anlamlarını taşır. Bahçeye, toprağı güneşten saklamasından dolayı = CeNNet Kalkana, savaşçıyı muhafaza ettiğinden dolayı = CuNNe ya da meCeNNe Ana rahminde korunan gizlenen çocuğa = CeNiN Bütün bu manalardan hareketle gözden ve idrakimizden gizli olduklarından ayrı bir varlığa da Cin denmiştir. Şeytan ve İbliste gözden ve idrakten gizli olduğu için onlarda Cin cinsindendir. Ayrıca Kur’an’da Cin kelimesi = Tanınmayan bilinmeyen yabancı insanlar içinde kullanılmıştır. Hatta yabancı kavimden gelen insanlara da Cinlerden bir grup geldi denmiştir. Çünkü yabancı ülkeden ya da kavimden gelen birinin konuşmaları anlaşılmadığı ve idraklerine kapalı yani gizli olduğu içinde onlara da CİN denmiştir.

Bizim ülkemizde bile örneğin parkta oturan bir adam size doğru bakıyorsa (Bu adam kim sürekli gözünü buraya dikmiş bakıyor İNmidir CİN midir deriz.)

Kur’an Arapçasının edebiyatını iyi bilmeyenler tarafından Cin kelimesi Kur’an’da geçen anlamı ile değil de farklı alanlarda hiç alakasız olmayan, insanlar tarafından hiç alakasız bir anlamda kullanılır hale gelmiştir.

Okuyucular rahat olsun Hz. Süleyman ve Melike olayının geçtiği Neml suresindeki cin kelimelerinin de manası (yabancı adamlar) dır.

Şunu da belirtmek istiyorum ki Kur’an-ı Kerimde kesinlikle Belkıs kelimesi yer almaz. Melike yani kadın hükümdardır. Belki de uzun yıllar Yahudi toplumunun anlattıklarından etkilenen rivayetçiler, Belkıs ismini de onlardan almışlardır. Aslında bu Melikenin Belkıs olduğunu söylemek Kur’an’ın ruhuna yakışmaz ve tefsir ve meallerin Melike olarak anlatması gerekir. Şimdi yapmamız gereken odur ki Kur’an’da o kıssanın anlatıldığı ayetleri buraya yazarak bölüm bölüm açıklamak ve özellikle rivayetlerin burada anlatılanların tamamen dışında kaldığını ve konuya ne kadarda yüzeysel olarak ve düz manaları ile yaklaştığını göreceksiniz. Bu ayetlerinde bir peygamber kıssası olduğu ve düşünen bir cemaat için ibretler vardır sözünü bir kez daha hatırlayarak ve doğa yasalarının dışına çıkmadan açıklanan bu sözleri sizin düşünce gücünüze ve mantığınıza bırakıyorum:

Aşağıda Kur’an meallerine sadık kalınarak yazılmış meallerden bir örnek aldım:

NEML SURESİ

Bismillahirrrahmanirrahim

15-Andolsun ki, Davut’a ve Süleyman’a bir ilim verdik. İkisi de: “Bizi mümin kullarının birçoğundan üstün kılan Allah’a hamdolsun.” dediler.

16-Ve Süleyman Davud’un yerine geçip dedi ki: “Ey insanlar, bize kuş mantığı öğretildi ve bize her şeyden verildi. Şüphesiz ki bu apaçık bir lütuftur.”

17-Cinlerden, insanlardan ve kuşlardan orduları Süleyman’ın huzurunda toplandı. Bunların hepsi (Onun tarafından) sevk ve idare olunuyorlardı.

18-Hatta karınca deresi üzerine vardıklarında bir karınca şöyle dedi: “Ey karıncalar! Haydi, yuvalarınıza girin, Süleyman ve ordusu fark etmeyerek sizi kırıp geçirmesin.

19-O da, onun bu sözünden dolayı gülercesine tebessüm etti ve: “Ey Rabbim, beni nefsime hâkim kıl ki, bana ve anama-babama verdiğin nimetlere şükredeyim ve hoşnut olacağın iyi bir iş yapayım ve beni rahmetinle iyi kulların arasına sok!” dedi.

20-Bir de kuşları denetledi ve: “Bana ne oluyor, Hüdhüd’ü göremiyorum? Yoksa kayıplara mı karıştı?

21-Onu mutlaka ağır bir cezaya çarptırıldım veya boynunu keserim, ya da bana muhakkak mazeretim gösteren açık, kesin bir gerekçe getirir.” dedi.

22-Derken bekledi, çok geçmeden (Hüdhüd) geldi ve: “Ben senin etraflıca bilmediğin bir şeyi öğrendim ve sana Sebe’den sağlam bir haber getirdim.” dedi.

23-Çünkü ben, orada onlara hükümdarlık eden, kendisine her şey verilmiş, yüce bir tahtı olan bir kadın buldum.

24-Onu ve halkını, Allah’a değil, güneşe secde ediyorlar gördüm. Şeytan onlara yaptıklarını yaldızlamış ve bu şekilde kendilerini yoldan saptırmış da doğru gidemiyorlar.

25-Göklerde ve yerde gizli olan her şeyi ortaya koyan ve sizin gizlediğiniz ve açığa vurduğunuz şeyleri bilen Allah’a secde etmesinler diye.

26-Allah O’ndan başka hiçbir tanrı yoktur. 0, yüce Arşın sahibidir.

27-(Süleyman) dedi ki: “Doğru mu söyledin, yoksa” yalancılardan mısın, bakacağız.

28-Şu mektubumu götür onlara bırak; sonra geri çekil de, ne sonuca varacaklarına bak!

29-Kadın dedi ki: “Ey ileri gelenler bana çok önemli ve saygıdeğer bir mektup bırakıldı.

30-Süleyman’dan; o Rahman ve Rahim Allah’ın adıyla (başlamakta)dır.

31-Şöyle ki: ” Bana karşı başkaldırmayın ve Müslümanlar olarak gelin bana!”

32-(Melike): “Ey ileri gelenler! Bu işimde bana bir fikir verin; sizin haberiniz olmadan ben hiçbir işi kestirip atmış değilim.” dedi.

33-Dediler: “Biz güçlüyüz ve yiğit savaşçılarız; ama karar sana aittir. Ne emredeceğini düşün.

34-(Melike) dedi ki: “Doğrusu, hükümdarlar bir memlekete girdiler mi orayı perişan ederler ve halkının şerefli kişilerini zillete uğratırlar; evet böyle yaparlar.

35-Ben onlara hediye ile bir heyet göndereceğim de bakacağım elçiler ne ile dönecekler?”

36-Bunun üzerine gönderilen (elçi) Süleyman’a vardığı vakit (Süleyman): “Siz bana mal ile yardım mı etmek istiyorsunuz? Bakın Allah’ın bana verdiği size verdiğinden daha iyidir. Hayır, siz hediyenize güveniyorsunuz.

37-(Ey elçi) dön onlara (söyle): “Vallahi karşı gelemeyecekleri ordularla varırım da, oradan kendilerini perişanlıklar içinde hor ve hakir oldukları halde çıkarırım.” dedi.

38-(Süleyman kendi adamlarına dönerek): “Ey Heyet kendileri teslimiyet gösterip bana gelmeden önce, o kadının tahtını bana kim getirir?” dedi

39-Cinlerden bir ifrit: “Sen makamından kalkmadan önce ben onu sana getiririm. Ve gerçekten bunu yapmaya hem gücüm, hem de güvenim var.” dedi.

40-Yanında kitaptan bir ilim bulunan zat ise: “Ben onu sana gözünü kırpmadan önce getiririm.” dedi. Derken onu yanında duruyor görünce: “Bu, Rabbimin bir lütfudur; beni imtihan için ki, şükredecek miyim, yoksa nankörlük mü edeceğim. Kim şükrederse ancak kendisi için şükreder, her kim de nankörlük ederse, şüphe yok ki, Rabbim her şeyden müstağnidir, büyük ihsan sahibidir” dedi.

41-(Süleyman) dedi ki: “Tahtını tanınmaz duruma sokun, bakalım tanıyacak mı, tanımazlardan mı olacak?”

42-Bunun üzerine (Melike) gelince: “Böyle mi senin tahtın?” denildi. (O da): “Sanki o! Zaten bize daha önce bilgi verildi ve biz Müslüman olduk! dedi.

43-Daha önce Allah’tan başka taptığı şeyler, (onun Müslüman olmasına) engel olmuştu; çünkü inkâr eden bir kavimden idi.

44-Ona: “Köşke gir!” denildi. Derken (Melike) onu görünce derin bir su sandı ve eteklerini topladı. Süleyman: “O parlak bir köşk, sırçadan!” dedi. Kadın: “Ey Rabbim, gerçekten ben önce nefsime zulmetmişim, şimdi Süleyman’ın maiyetinde, âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum.” dedi.

Neml suresini okurken insanların ve tefsircilerin ilk aklına gelen şey: Davut Nebiye sonra oğlu Süleyman Nebiye kuşdili öğretildiği için onlarla karşılıklı her konuda konuştuğu zannedilmiştir. Özelliklede kuşlardan ordusu olması sanki kuşların silah kuşanıp da savaşa hazırlandığı ya da havadan düşman askerlerine bir şeyler attığının anlaşılmasına sebep olmuştur.

Hz. Süleyman kuşları eğiterek onların haberleşme (güvercin) avlanma (şahin) uzak ülkelere savaşa giderken su ihtiyacını karşılamak için su yerlerinin tespitinde kullanılmak üzere (hüdhüd- çavuş kuşu) her kuşun farklı özellik ve yeteneklerinden yararlanarak onları askeri sahada da kullanmıştır. Çünkü o yüzyıllarda savaşlar aylarca ve senelerce sürerdi. Hayatın gerçeğine bakalım ülkesinden ayrılıp başka ülkeye savaşa giden asker ne yiyecek, su ihtiyacını nasıl karşılayacak, Bir kaç aylık mesafedeki ülkesi ile nasıl haberleşecek? Bir kaç aylık yoldan karavana ile yemek ya da su gelmeyeceğine göre yapılacak iş gidilen yerde bu işlere çözüm bulmaktır. KUR’AN: Süleyman’a kuş mantığı öğrettik derken hiç bir zaman kuşların Süleyman’la konuştuğunu söylememiştir.

Kuşlar ses çıkararak iletişim kurdukları gibi vücut dillerini de kullanarak gösterdiği davranış ve yeteneklere kuş mantığı denir. Fakat her hangi bir kuşun bir insanla sohbet etmesi mümkün değildir. Bazı insanların muhabbet kuşu ve papağanlara bir şeyler öğretmesi onlarla konuşuyor anlamına gelmez. O kuşlar sadece öğretileni geri verme (tekrarlama)  gibi bir yetenekle kuşatılmışlardır. O ayetlerde geçen karıncanın konuşma diyaloğu da karıncanın Süleyman’ın dilinden konuştuğu anlaşılmamalı ve Meallerde çevirilerden kaynaklanan bir hata olduğunu ilerleyen sayfalarda aslında Allah’ın sünnetinde  asla bir değişiklik olmadığını okuyacaksınız.

Neml suresi:

17-Cinlerden, insanlardan ve kuşlardan orduları Süleyman’ın huzurunda toplandı. Bunların hepsi (Onun tarafından) sevk ve idare olunuyorlardı.

18-Hatta karınca deresi üzerine vardıklarında dişi bir karınca şöyle dedi: “Ey karıncalar! Haydi, yuvalarınıza girin, Süleyman ve ordusu fark etmeyerek sizi kırıp geçirmesin.”

19-O da, onun bu sözünden dolayı gülercesine tebessüm etti ve: “Ey Rabbim, beni nefsime hâkim kıl ki, bana ve anama-babama verdiğin nimetlere şükredeyim ve hoşnut olacağın iyi bir iş yapayım ve beni rahmetinle iyi kulların arasına sok!” dedi

18. SURE Karşılaştırması:

1. Hattâ : sonunda, olunca
2. İzâ : olduğu zaman
3. etev : geldiler
4. alâ vâdin nemli : karınca vadisine
5. kâlet : dedi
6. nemletun : bir karınca
7. yâ eyyuhâ : ey
8. en nemlu : karıncalar (topluluğu)
9. udhulû : girin
10. mesâkine-kum : meskenleriniz, yuvalarınız
11. lâ yahtımenne-kum : sakın sizi ezmesin
12. suleymânu : Süleyman
13. ve cunûdu-hu : ve onun orduları
14. ve hum : ve onlar

Hz. Süleyman ordusu ile bir sefere giderken Neml (karınca) vadisine gelirler orada bulunan Neml kavmindeki kadın yönetici Süleyman’ın ordusunun gücünü bildiği için kavmine seslenir ki sakın Süleyman’ın ordusuna direnmeyin, yurtlarınıza çekilin ki Ordu sizi ezip geçmesin. Yani bir teslimiyet söz konusudur. Hz. Süleyman’da bir direnişle karşılaşmadığı ve bir zarar söz konusu olmayacağından dolayı o yönetici kadının sözlerinden memnun olarak gülümsemiştir.

Şimdi konuyu anlayabilmek amaçlı örneklendirelim:

Bu vadide bir Türk kavminin yaşadığını düşünelim. Oradaki (yönetici) bir Türkün de Hz. Süleyman’la anlaşma yaptığını ve kavmine seslenerek Meskenlerinize girin olur da yolunun üzerinde sizi silahlı olarak görürse sizin direniş yaptığınızı sanarak sizi ezip geçmesin Çünkü Hz. Süleyman’ın ordusunun çok kuvvetli olduğunu bilmektedirler. Sözünü Bu ayete uyarlayalım. Yani dikkat edeceğimiz husus şu = Orada bir Türk kavmi var ve bir Türk şöyle diyor ile orada bir karınca kavmi var ve bir karınca kavmine şöyle diyor kelimesi eş anlam taşımaktadır.

Türk kavmi ve oradaki bir Türk

Karınca kavmi ve oradaki bir Karınca

Yani orada bir Alman kavmi bulunsaydı bir Alman diyecek Bir İtalyan kavmi bulunsaydı da bir İtalyan diye bahsedilecekti. Yani insanları tek yanıltan şey: O karıncanın hayvan olan karıncaya benzetilmesinden başka bir şey değildir.

                  + aşağıda hakkı yılmaz alıntı:

Bu Ayette, Karınca Vadisi’nde yaşayanlardan birisinin halkına yaptığı uyarı yer almaktadır. Ayetin ifadesinden, uyarıda bulunan kişinin sözü geçen birisi olduğu, muhtemelen de o yerleşim biriminin yöneticisi olduğu anlaşılmaktadır.

NEML [KARINCA] VADİSİ:

Ayette geçen Karınca Vadisi, karıncaların bol olduğu bir vadi olmayıp özel bir isimdir. İmam Zebidi Araplarca bilinen vadileri eserinde toplamıştır. Buna göre, “Karınca vadisi”, Jirben ile Askalân arasında bir bölgenin adıdır. [48–09]

Nemle = karınca sözcüğü tekil bir sözcük olup müzekker ve müennesi aynı sözcükle ifade edilir. Ancak konumuz olan bu Ayette cümlenin fiili gâlet = dedi şeklinde müennes olunca, fiilin öznesini de dişi olarak anlamak zorunludur. Yani, karınca vadisinde halkı uyaran kişi ister sıradan biri, isterse halkın yöneticisi olmuş olsun, erkek değil bir bayandır.

NEML VADİSİ HALKI:

Karıncaya nemle adının verilmesi, “geliş gidişte çokça hareket edip az duraklamasından, hafif yürümesinden, toplayıcılığından” dolayıdır.

Söz konusu vadide yaşayan halkın yaşam biçimlerindeki benzerlikten dolayı karıncaya benzetildiği, bundan dolayı da bu isim ile adlandırıldığı anlaşılmaktadır.

Bugün dünyanın değişik bölgelerinde hem Neml Vadisi halkı gibi yaşamlarındaki bir özelliği isim olarak taşıyan birçok kavim yaşamakta, hem de kuş, haşere, ağaç, kaya isimleriyle adlandırılmış değişik kavimler, kabile ve oymaklar bulunmaktadır. Meselâ Arabistan’da “karınca yumurtası” demek olan mazîn sözcüğü, aynı zamanda Temim boyundan bir kavmin babasının adıdır.

Neml Vadisi’ndeki halkın bilinen karıncalar olmadığı, halkına seslenen karıncanın Ayette kullandığı “meskenlerinize [evlerinize]” ifadesinden de anlaşılmaktadır. Çünkü mesken = ev sözcüğü insanlar için kullanılan bir sözcük olup karınca, kertenkele türünden yaratıkların barınakları Arapçada cuhr sözcüğüyle ifade edilir. Cuhr = Delik manasına gelir. Karınca, kertenkele ve yılanların yuvasına da delikten girildiği için onların yuvalarına da cuhr denir. Ayrıca Ayetteki ifadeye dikkat edildiğinde, sözcüğün mesakineküm = evleriniz şeklinde çoğul olarak kullanıldığı görülür. Hâlbuki karıncalar komün hâlinde yaşarlar ve her birinin ayrı bir meskeninin olması söz konusu değildir.

Yani karıncalar kaçın Süleyman’ın ordusu geliyor demişte Süleyman da karıncanın sözünü duymuş ve gülümsemiş demek yersizdir. Karıncaların kendi aralarında iletişimleri vardır fakat Süleyman’ın ordusu olduğunu bilecek kadar bir bilgiye, zekâya sahip değillerdir. Umarım bu çevirilerde zaman içinde düzeltilir ve insanlar gerçek manalarını anlayarak okurlar.

Çoğu saf ve temiz Müslümanlara MUCİZE kavramı yanlış öğretildiği için aklının ermediği bir söz ya da davranış gelince Allah’ın mucizesi sanmak ve o olayları mucizelerle anlatmak kolaylarına gelmiştir. Oysa ayetler oradaki bir MUCİZE yi değil tarihi bir olayı nakletmektedir.

Biliyorum şimdi nasıl olurda Hüdhüdün hz.Süleyman’la sanki insan gibi konuştuğunu merak ediyorsunuzdur.

Neml suresi 20. ayette ve Süleyman kuşları gözden geçirdi de sonra dedi ki: Niye hüdhüdü göremiyorum Yoksa kayıp mı oldu denince ilk akla gelen şey şu oluyor: Bütün kuşlar yerli yerinde sadece hüdhüd kuşu yok yani kayıp! Oysa dikkatli okunursa hüdhüd kuşu ifadesi geçmemektedir. Önemli bir DETAY ı daha belirtmem gerekiyor ki Hz. Süleyman kuş mantığını biliyor ama O bir kral ve yüzlerce kuşun bakımını, temizliğini, gıda temini ve eğitimini O yaptırmıyor. Bu işler için yanında en az 10-15 kişi çalışıyor olmalı ve onların arasında hüdhüd adında bir çalışan bulunuyor.

Ayrıca yüzlerce atmaca, şahin, güvercin ve hüdhüd varken. Hz Süleyman’ın niçin hüdhüdü göremiyorum diye söylediğine bakılırsa en azından onlarca hüdhüd den hangini göremedi peki? Şayet orada ifade edilen hüdhüd kuş olsaydı hüdhüd kuşlarının arasında örneğin beyaz kanatlı ya da sarı renkli bir hüdhüdü tarif ediyor olurdu.

Hüdhüdü niçin göremiyorum deyince sanki bir tane Hüdhüd varmışta onu görememiş anlaşılmamalıdır. Kuşları denetledikten sonra hüdhüdü göremiyorum demesi orada göremediği şeyin, kuşlara bakan bakıcı anlamında değil de sanki kuş olarak algılanmış ve bundan sonra gelen ayetlerde de konuşan, giden, gelen ve fikir yürüten hep Hüdhüd kuşu olarak anlatılmasına sebep olmuştur.

Şimdi okuyucular nasıl olurda bir kuş ismi bir adamın ismi olabilir diye bir soru sorabilirler. Günümüz Türkiye’sine bakalım ve size Şahin, Kartal Doğan desem aklınıza ilk ne gelir?

Doğan, Şahin, Kartal = araba markası

Doğan, Şahin, Kartal = insan ismi

Doğan, Şahin, Kartal = kuş ismi

Örneğin ben araba garajına gidip de bütün arabalarımı kontrol ettim deyip ardından da Doğan o gün garajda yoktu desem. Siz Doğan olarak zikrettiğim o çalışanı araba markası olarak düşünebilirsiniz.

Aynı şekil kuş çiftliğiniz varsa ve orada Şahin adında çalışanınız varsa her daim diğer kuşlarla onun ismi karıştırılacaktır. Yine Türkiye’de bulunan biri; Kara kartallar deyince nasıl kara bir kartalı düşünmek yerine kara kartallar olarak bir futbol takımını aklına getirebiliyorsa.. Neml suresindeki bu ayetlere de bu bakış açısı ile bakarsanız ve bu güne kadar anlatılan rivayetlerin aslında uydurulmuş olduklarını düşünürde bu anlamı ile okursanız aslında hiçte acayip olayların gelişmediğini ve doğa yasalarının (Sünnetullahın) kesinlikle ihlal edilmediğini görecek, anlayacaksınız.

Yani bütün kargaşa hüdhüd isminin geçmesi ve bunun bir kuş sanılmasından ibarettir. Oysa o kuşlara bakan kuş bakıcısının adı Ahmet olsaydı hiç problem olmayacak yalnız Hz. Süleyman’ın neden acaba ona büyük ceza vereceğini ya da onu öldüreceğini söylediğinin muhasebesini yapacak ama diğer ayetlerde zincirliler (yani ağır ceza almış mahkûmlar ve diğerleri ayetini görünce de bu Ahmet’in bir mahkûm olduğunu düşünecektik.

Yine o ayetlerde anlatılan olayları da sanki bir kaç günde cereyan ettiğini düşünürseniz yanılırsınız. Bu olay aslında uzun yıllarda cereyan eden bir olay olduğunu ileriki ayetlerde de anlayacağınızı umuyorum.

Başka bir açıdan bakarsak bizde nasıl yarı açık ceza evleri var ve oradaki mahkûmlar çalışmak isterlerse değişik işlerde çalıştırılıyorlarsa, büyük ihtimalle ve ayetlerdeki kanıtlarla Hüdhüd, bir MAHKÛM olmalı idi ve Hüdhüdün hafif bir cezadan (yalancı şahitlik) yaparak önemli bir olayı saptırdığı için ceza almış ve bu yüzden hapise atılmış fakat bir işte çalışmayı kabul ederek kendi branşı olan kuş bakıcılığı ve kuş eğitimciliği görevi alan bir mahkûm olduğuna inanıyorum… Yokluğunda da Sebe’ye kaliteli kuş almak için gittiğini ve Sebe ülkesini çok iyi bildiği için görevlendirildiğini fakat bundan o an Hz. Süleyman’ın haberi olmadığını, Hüdhüdün firar ettiği düşüncesini taşıyarak onu cezalandıracağım demesi iddiamı kuvvetlendiriyor. Bu mektubu Sebe’ye götür bakalım yalancılardan mısın diyerek aslında çektiği cezanın sebebinin hatırlatılmasıdır. Sad suresi 38. ayet de İddiamızı kuvvetlendiriyor.

Ve âharîne mukarrenîne fîl asfâd(asfâdi).


ve âharîne : ve diğerleri
mukarrenîne : birbirine bağlı olanlar
: de, içinde
el asfâdi : bağlar, kelepçeler, zincirler

Zincirlere bağlı olanlar ve diğerlerini Hz. Süleyman’ın emrine verdiğini söylüyor Allah. Ülkenin kalkınması için Hz. Süleyman bütün işlerinde hem ağır ceza almış mahkûmları hem de hafif ceza almış insanları çalıştırmış ve onları hapiste boşu boşuna beslemek yerine üretimde kullanmıştır. İşte HÜDHÜD de hapis cezası almış ve kuş bakımından anladığı içinde devletin kuş kümeslerinde görevlendirilmiştir. Yoksa rivayetçilerin dediği gibi bir kuşun yalancı olması ve ona kızarak bir kuşa ceza vermesini düşünmek bile gayri ciddidir. Akıl dışıdır, kabul edilemez. Hz. Süleyman hüdhüdü ağır bir cezaya çarptırırım ya da boynunu keserim demesi o devlette olan bir yasayı hatırlatmasından ibarettir.

Şayet Hüdhüdü kuş olarak alsak bile Hz. Süleyman’ın bir Kuşa: Sana büyük bir ceza veririm ya da seni boğazlarım demesi hiçte akla ve bir peygambere yakışan bir davranış ya da söz olmaması gerekir.

Yine bu hüdhüdü Mahkûm değil de normal bir insan olarak alırsak Hz. Süleyman sanki Ali kıran başkesen ya da zalim bir kral gibi görmüş oluruz. Oysa KUR’AN onu Allahtan korkan ve Adil olarak tanıtır.

Bir insan firar etti diye öldürülür mü? Anca bir MAHKÛM a söylenecek ve o ülkenin yasasının hatırlatıldığı bir sözden başka bir şey değildir.

Mahkûm olup da günlük işlerde görev almış mahkûmlar firar ederse büyük cezalar veriliyor ve şayet mahkûm firar ederde başka bir suça karışırsa ölüm cezası veriliyordu. Bu mektubu götür bakalım yalancılardan mısın derken de aslında Hüdhüdün çektiği ceza kendisine hatırlatılıyordu. Çünkü Hüdhüd önemli bir olayı örtbas etmek için yalancı şahitlik yapmıştır ve mahkûm olmasındaki sebep de budur.

27- (Süleyman) dedi ki: “Doğru mu söyledin, yoksa” yalancılardan mısın, bakacağız.

Diğer taraftan, Hüdhüdün diğer ayetlerdeki konuşmalarından. Onun; kuşların bilgi ve sorumluluk sınırlarının ötesinde, iradeli, akıllı hatta din bilgisi kuvvetli biri olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü Hüdhüd o ayetlerde iman, şirk gibi konularda ve ancak akıllı, bilinçli ve imanlı insanların harcı olacak şekilde konuşmaktadır.

Sebe = Güney Arabistan’da yer alan ve halkı ticaretle tanınmış bir ülke idi, Başşehri de şimdiki Kuzey Yemen’ in merkezi Sananın kuzey- doğusunda, takriben 55 mil mesafede olan Marib kenti idi. Main krallığının yıkılmasından sonra M.Ö yaklaşık 1100 yıllarında güç kazandı ve bin yıl boyunca Arabistan’da hüküm sürdüler.

Daha sonra M.Ö 115 yılında onların yerini Himyeriler aldı. Bunlarda Arabistan’da Yemen ve Hadramut, Afrika’da da Habeşistan’ı idare etmiş Güney Arabistan’ın meşhur başka milleti idi. Sebeliler bir taraftan Afrika kıyıları, Hindistan, Uzakdoğu ve Arabistan’ın iç kısımlarının dâhil olduğu yerlerde cereyan eden tüm ticari faaliyetleri, diğer taraftan Mısır, Suriye, Yunanistan ve Roma’ya yönelik ticareti ellerinde tutuyorlardı. Ticaret ve alışverişlerinin yanında, ulaştıkları bu refahın başka bir nedeni de, ülkelerinin birçok yerinde barajlar inşa etmiş ve sulama maksadıyla yağmur sularını toplamış olmalarıydı. Bu tesislerle ülkeyi gerçek bir bahçeye çevirmiş bulunuyorlardı.

Ansiklopedilerden….

Hüdhüdün ayetteki:  Ben senin bilmediğin bir şeyi öğrendim. Sebe’den sana çok doğru ve önemli bir haber getirdim ifadesinden, Süleyman peygamberin Sebe hakkında hiç bilgisi olmadığını değil, Sebe’liler hakkında bazı yeterli bilgi sahibi olmadığı anlaşılmaktadır. Zira Süleyman peygamberin babası Davut Peygamberin mezmurlarında Sebe’den bahsedilmektedir.

Mezmurlar 72/1 — 12 =

1. Ey Tanrı adaletini krala, doğruluğunu kral oğluna emanet et.

2. Senin halkını doğrulukla. Mazlum kullarını adilce yargılasın.

3. dağlar, tepeler, halka adilce gönenç getirsin

4. Mazlumların hakkını versin, yoksulların çocuklarını kurtarsın, zalimleri de ezsin

5. Güneş ve ay durdukça, Kral kuşaklar boyunca yaşasın.

6. Yeni biçilmiş çayıra düşen yağmur gibi, Toprağı sulayan bereketli yağmurlar gibi olsun.

7. onun günlerinde doğruluk serpilip gelişsin, ay ışıdığı sürece esenlik artsın.

8. Egemenlik sürsün denizden denize, Fırat’tan yeryüzünün ucuna dek!

9. Çöl kabileleri diz çöksün önünde, Düşmanları toz yalasın

10. Tarşiş’in ve adaların kralları ona haraç getirsin, Sebe ve Seva kralları armağan sunsun.

Sebe hükümdarının sahip olduğu imkanlar……..

Hüdhüd; Sebe melikesinin tahtını “aziym” (çok büyük) olarak nitelemek suretiyle, ülkenin genişliğini, zenginliği ve idarecinin üstün seviyeli ve dirayetli birisi olduğunu anlatmak istemiştir. Yani buradaki taht mecazidir. Çoğunluğu rivayetçiler olmak üzere bu ifadeyi; fiziksel büyüklük ve güzellik olarak anlamış ve ortaya bu anlayışa uygun epey abartılı rivayetler sunulmuştur.

Süleyman Nebinin İfadelerine dikkat edilirse, onun Sebe ülkesinin zenginliği ile ilgilenmediği, yalnızca Şeytanın onları Allah’a secdeden engelleyerek güneşe taptırdığı ile ilgilendiği görülmektedir.

Süleyman Nebi, Sebe halkını saptırmış olan Şeytana karşı bir girişim başlatmış ve yolladığı mektupla halkı, Şeytana karşı tavır almaya yöneltmiştir. Süleyman Nebinin mektubu götürecek olana verdiği talimatta Onu kendilerine bırak diyerek zamiri cem’i getirmesi ise, mektubun sadece Melikeye değil, tüm Sebe halkına yönelik olduğunu anlatmaktadır. Kur’an-ı Kerimde ayetteki kadar bilgi verilmişken bazı rivayetçiler tarafından Hüdhüdün melikenin odasına mazgal deliğinden girdiği, mektubu onun yanına attığı ve sonra pencerede saklanıp neticeyi gözlediği ileri sürülmüştür.

O Süleyman’ın mektubunu alan sebe melikesi) ey ileri gelenler! Şüphesiz ki bana kesinlikle çok şerefli / saygın bir mektup bırakıldı. Şüphesiz O (mektup) Süleyman’dandır ve bana karşı büyüklük taslamayın, teslimiyet göstererek / Müslüman olarak bana gelin! diye Rahman ve Rahim Allah adınadır dedi.

Süleyman Nebinin mektubunda yer alan Bana karşı büyüklük taslamayın cümlesi; Allah’a karşı büyüklük taslamayı ifade etmektedir. Çünkü mektup elçi (Resul) tarafından Allah adına yazılmıştır. Burada mektubun içeriği kadar, niteliği ve Hüdhüdün bu mektubu nasıl taşıdığı da önemlidir ve üzerinde durmayı gerektirmektedir. Çünkü Bu konuda piyasada oldukça uydurma rivayetler mevcuttur. Konuya akılcı bir yaklaşımla baktığımızda şu soruların cevabı verilmesi gerekmektedir.

Bu gönderilen mektup neyin üzerine, hangi yazı ve yazı malzemesi ile yazılmıştır? Bu soruların cevabını ise fazla araştırma yapmadan YAZI nın tarihi gelişimi ile ilgili bilgiler arasında bulmak mümkündür. Olayları geçtiği çağda yazı;  çivi yazısı veya hiyeroglif, yazı malzemesi de taş levha, kil tablet, papirus ya da hayvan derisidir. Yani günümüzde kullandığımız kâğıt icat edilmemiştir. Kâğıt M.S 1. yüzyılda Çinliler tarafından icat edilmiştir. Bu faktörler göz önüne alınınca, Süleyman peygamberin Melikeye yazdığı mektup, Hüdhüd kuşunun taşıyamayacağı bir hacimde olmak durumundadır. Başka bir ifade ile o çağdaki hangi malzeme üzerine yazılırsa yazılsın bu mektubu güvercin büyüklüğünde bir kuşun, Filistin’den Yemen illerine kadar taşıyabilmesi mümkün değildir. Arkeolojik araştırmalar sonucu bu mektup bulunup, gerçek anlaşılıncaya kadar bizim görüşümüz o günkü yapı malzemelerinden birine yazılmış olup at ya da deve gibi o zamanın ulaşım araçlarından biriyle ve hüdhüd himayesinde gönderildiği yolundadır.

“(Sonra Melike) dedi ki: Beyler, ulular! Bu işimde bana bir fikir verin. (Bilirsiniz) siz yanımda olmadan (size danışmadan) hiçbir işi kestirip atmam.

Şura yönetiminin güzel bir örneğinin yer aldığı bu ayette Süleyman peygamberden, Allah adına İslam’a girme daveti içeren mektubu alan bayan yöneticinin, durumu hemen şura üyelerine bildirdiği ve Şuranın kararına son derece saygılı olduğu görülmektedir.

33. Ayette:  Onlar, şu cevabı verdiler: Biz güçlü kuvvetli kimseleriz, zorlu savaş erbabıyız; buyruk ise senindir; artık ne buyuracağını sen düşün. İleri gelenlerin buradaki ifadeleri onların; beden güçlerine, silahlarına güvendiklerini göstermekte ve savaştaki yiğitliklerini ve sebatlarını anlatmaktadır.

34-35 ayetlerde = Melike: Hükümdarlar bir memlekete girdiler mi, orayı perişan ederler ve halkının ulularını alçaltırlar. (Herhalde) onlar da böyle yapacaklardır, dedi… Ben (şimdi) onlara bir hediye göndereyim de, bakayım İleri gelenlerin savaş fikrine karşı Melikenin meseleye sulh ile bir çıkış yolu bulmak istemesi, tüm insanlığa ve tüm zamanlara ibret olacak niteliktedir.

Bu ayetler açık ifadelerle, başka ülkelere giren zalim sömürgecilerin o ülke halkına karşı uyguladıkları baskı ve şiddeti en mükemmel şekilde nakletmektedir.  Bu anlayış tarih boyunca büyük çoğunlukla değişmemiştir. İşgaller hiç bir zaman müstemlekelerin yararına olmamış, işgal edilen ülkenin yeraltı ve yerüstü kaynaklarını ele geçirmek de, işgalcilerin her zaman değişmez amacı olmuştur.

36–37 ayetler: (Elçiler, hediyelerle) Süleyman’a gelince şöyle dedi: Siz bana mal ile yardım mı ediyorsunuz? Allah’ın bana verdiği, size verdiğinden daha iyidir. Hediyenizle (ben değil) siz sevinirsiniz.. (Ey elçi!) Onlara dön;  iyi bilsinler ki, kendilerine asla karşı koyamayacakları ordularla gelir, onları muhakkak surette hor ve hakir halde oradan çıkarırız!

Ayetlerden anlaşılacağı üzere Sebeliler, Süleyman Nebinin savaş kararını değiştireceğini sanarak ona bir takım hediyeler göndermişlerdir. Ama güneşe tapan bu topluluğa doğru yolu göstermek amacı güden Süleyman Nebi, kendi adına değil de Allah adına hareket ettiği için gönderilen hediyelerle ilgilenmemiştir. Çünkü Allah elçilerinin tebliğlerine karşılık ücret, hediye almaları mümkün değildir.

Kur’an-ı Kerim’ de Melikenin gönderdiği hediyelerin neler olduğundan hiç söz edilmemişken, rivayetçiler maşallah ne kadar altın ve ne kadar gümüş olduğunu bile listelemişlerdir.

Bu olayda dinde zorlama yoktur ilkesine göre dileyenin Allah’a dileyeninde aya, güneşe tapabileceği, buna karşılık Hz. Süleyman’ın gönderdiği mektupta dinde zorlama yapıldığı düşünülebilir. Fakat bu düşünce doğru değildir Burada dikkat edilmesi gereken nokta; ayetteki Şeytanda göklerde ve yerde gizleneni açığa çıkaran, gizlediğinizi ve açıkladığınızı bilen Allah’a secde etmesinler diye kendilerine yaptıklarını süslü göstermiş de onları doğru yoldan alıkoymuş. Bunun içinde onlar hidayet eremiyorlar ifadesidir. İfadeden anlaşılacağı üzere ( orada da Sai baba benzeri biri çıkmış hem halkı hem yönetimdekileri etkisi altına almış olmalıdır) Sai baba Hindistan’da insanları bir kaç hilebaz numaralarla etkilemiş ve onlara Tanrı olduğunu söyleyerek kandırmış ve milyonlarca müridi olan bir adamdır. Bu ayette sözü geçen Şeytanda (metafizik şeytan) Değil İnsan şeytanıdır. Orada bir Şeytan vardır ve o şeytan halkın özgür iradesiyle davranmasını engelleyerek onları Allahtan uzaklaştırma ve güneşe taptırmak için faaliyet göstermektedir. Allah’a savaş açmak anlamına gelen bu durum ise, müdahale edilmesi ve ortadan kaldırılması gereken bir fitnedir.

38-39 = ayetler   (Sonra Süleyman yardımcılarına) dedi ki: Ey ulular! Onlar teslimiyet gösterip bana gelmeden önce, hanginiz o melikenin tahtını bana getirebilir? Cinlerden bir ifrit: Sen makamından kalkmadan ben onu sana getiririm. Gerçekten bu işe gücüm yeter ve bana güvenebilirsiniz, dedi. Bu ayetlerde, gönderilen hediyeleri reddettikten sonra Süleyman peygamberin, Melike’nin tahtını kimin getireceği hususunda kurmaylarıyla yaptığı görüşmeler nakledilmektedir.

39. ayetteki, cinnlerden bir ifritin “Sen makamından kalkmadan” ifadesi, klâsik kaynaklardaki ve bu kaynakları peşinen doğru kabul edenlerin eserlerindeki gibi “sen yerinden kalkmadan” anlamında olmayıp, “sen iktidar koltuğundan kalkmadan”, yani “sen iktidarda iken, sen iktidardan düşmeden, senin iktidarın döneminde” demektir. Yani ayetteki MAKAM kelimesi Mecaz alınmalıdır.

Örneğin günümüzde Valilik makamına yükseldi derken. Valinin Oturduğu makam koltuğunu değil onun bulunduğu mevkii belirtiriz. “İfrit” sözcüğü; “akranlarını ezip geçen, onları zelil kılan kötü adam” demektir. Yabancılardan olan bu kişinin ayetteki “Ve hiç şüphesiz ben onun üzerine güçlü ve güvenilirim” ifadesi; “Onu taşıyabilirim, hiçbir şeyi kırmadan, dökmeden, olduğu gibi getirebilirim, alıp kaçmam; ihanet etmem” anlamına gelmektedir. İfrit, Hz. Süleyman’ın kurmaylarından biridir. Hz. Süleyman’ın; Melikenin tahtını istemesi ülke topraklarının fethedilip kazanılmasıdır. Hz. Süleyman Sebe kavminden olumlu yanıt gelmeyince savaşa karar vermiş. Kurmaylarını toplamış ve ne kadar zamanda bu işin gerçekleşebileceğini ve hanginin fikirlerinin daha iyi olduğunu düşünmek istemesidir. Yani bir karar aşamasında kurmaylarından bilgi almaktadır.

40. ayet:  Kitap’tan yanında bilgi olan kimse; “Ben onu sana bakışın kendine dönmeden önce getiririm.” dedi. Sonra o (Süleyman) onu (Melike’nin tahtını) yanında durur bir hâlde görünce: “Bu, şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni belalandırmak için Rabbimin fazlındandır. Ve kim şükrederse hiç şüphesiz kendisi için şükreder. Kim de nankörlük ederse hiç şüphesiz ki Rabbim çok zengin ve Kerim’dir.” Kitaptan bilgisi olan kişinin ayetteki ifadesi (gable enyertedde ileyke tarfük), klâsik meal ve tefsirlerde görüldüğü gibi “gözünü açıp kapamadan” demek olmayıp, “senin bakışın kendine dönmeden önce” demektir. Yani; “Sen bu işi kafandan silmeden önce; sen şimdi aklına Sebe’ melikesi ve ülkesini taktın, başka bir şey düşünmüyorsun ve gözün hiçbir şey görmüyor; başka bir konuyla ilgilenmiyorsun, kendine dönüp bakmıyorsun ya, işte ben bunu sen kendine bakmadan yani bunu kafandan silmeden, gündemden düşürmeden sana getiririm.” demektir. Arş= Taht ta mecaz olduğu için bu ayetteki taht ifadesi aslında bir memleketin kudretini simgeleyen bir şey olarak düşünülmeli ve anlaşılmalıdır. Ancak, tahtın Süleyman Nebiye getirilişinin, “bilgin kul”un konu edildiği ayette yer almasına bakılarak, tahtın “bilgin kul” vasıtasıyla getirilmiş olduğu söylenebilirse de, “bilgin kul”un konuşması ile tahtın getirilişi arasında geçen zaman konusunda bir şey söylemek mümkün değildir Muhtemeldir ki, tahtın getirilişi bir anda olmamış, uzun bir süreçte gerçekleşmiştir. Yani savaşa gidilmiş uzun yıllar içinde savaş kazanılmış ve Sebe melikesinin dönemi bitip Ülkenin tahtı getirilmiştir. Arş (taht)”, bir memleketin kudretini simgeleyen bir şeydir.

Dolayısıyla tahtın getirilmesi; o ülkenin fethedilip, topraklarının fethedenin ülkesine katılmış olmasını ifade etmektedir.

41. Ayetin karşılaştırılması =

1. Kâle : dedi
2. Nekkirû : şeklini değiştirin
3. Lehâ : onun, onu
4. arşe-hâ : onun tahtı
5. nenzur : bakalım
6. E : mı
7. tehtedî : hidayete erer, hidayete erecek
8. em : veya, yoksa
9. tekûnu : olur, olacak
10. min : den, dan
11. ellezîne : ki onlar
12. lâ yehtedûne : hidayete ermeyenler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) : (Süleyman) dedi ki: «Tahtını tanınmaz duruma sokun, bakalım tanıyacak mı, tanımazlardan mı olacak?»

Arş=Tahtı Mecaz olarak değil de şekil olarak alan insanlar buradaki tahtı kralın oturduğu koltuk anlamında düşündüğü için bu koltuğun değiştirilmesini ise onun üzerinden tahtaların bir kısmı ya da kumaşın rengi değiştirilip ya da farklı bir ekleme yapılarak değiştirilmesini anladığı içinde buna uygun çokça rivayet ve anlatılar çoğalmıştır.

Bize göre =Hz. Süleyman Sebe krallığına son verdiği ve yönetimi ve İdareyi devraldığı içinde O ülkenin yönetim şeklini (tahtı) değiştirin demiş ve ardından melikeye bu konuda bilgi verilmiş ve oranın yönetim şekli bilinmediği içinde Melikeye senin de Tahtın yani yönetim şeklin buna benziyor mu deyince melikede evet bizimde şura yönetimimiz var ve bizde tek başımıza emir vermeyiz ve ihtiyarlar heyeti var demiştir. Ayetleri okurken de Melikenin savaş kararında ve her konuda Şuraya danıştığını ve onlara danışmadan karar vermediğini okumuştuk. Süleyman’ın yönetimi de sanki böyle olduğu ve onlarda da şura ve ihtiyarlar heyetinden kurulu bir yönetim olduğu anlaşılmaktadır.

42. Ayetin karşılaştırması:

1. fe : böylece
2. lemmâ : olduğu zaman
3. câet : geldi
4. kîle : denildi
5. E : mı
6. hâkezâ : böyle, bunun gibi
7. arşu-ki : senin tahtın
8. kâlet : dedi
9. ke ennehu : sanki o, onun gibi
10. huve : o
11. ve ûtî-nâ : ve bize verildi
12. el ilme : ilim
13. min kabli-hâ : ondan önce
14. ve kunnâ : ve biz olduk
15. muslimîne : müslümanlar, teslim olanlar

Sonuç olarak, bütün bu teferruatın hiç önemi yoktur. Önemli olan ve bizi ilgilendiren; Kur’an’da verilen bilgilerin doğru dürüst öğrenilip, ona göre davranılması ve mecazların hakikatleştirilip, sembollerin kişileştirilmesi sonucu ortaya çıkan hurafelerin bertaraf edilmesidir.

Sebe suresi ayet 14:

Süleyman’ın ölümüne hükmettiğimiz zaman, onun öldüğünü, ancak değneğini yiyen bir ağaç kurdu gösterdi. (Sonunda yere) yıkılınca anlaşıldı ki cinler gaybı bilselerdi, o küçük düşürücü azap içinde kalmazlardı.

Ayeti açıklamak için müfessirlerin yaptıkları yorumlar oldukça ilginç. Asa’ya dayalı olarak günler haftalar hatta aylar geçirip ibadet etmek gibi bir ibadet çeşidi bulunarak olayı izah etmek çok acayip bir yorum olsa gerektir. Hal böyle olsa bile namazın sadece kıyam bölümünü ikmal edip diğer erkânlarını yerine getiremeyen biri derhal fak edilirdi. Hele hele asaya dayanarak namaz kılan birinin rahatsızlığından ötürü bunu yapsa gerektir ki eğer böyle ise oturarak namazı kılabilirdi. Büyük bir hükümdarlığın sahibine bu uzun müddet içerisinde hiç bir şey danışılmaması mümkün olmazdı. Kırk gün toplumundan ayrılan Musa peygamberin, döndüğünde onları buzağıya tapar bulması; Süleyman’ın böyle çok uzun müddet toplumdan ayrı kalmasının mümkün olmadığına delalettir. Ömer Rıza Doğrul’a göre: “Süleyman’ın dayandığı değnek, onun saltanatıdır. Değneğini yiyen kurt da oğlunun idaresizliği ve zaafıdır. Cinler de kendisinin emri altına giren yabancılardır. Süleyman’ın ölümünden sonra onun saltanatına musallat olan oğlu Rehoboam, sefa Zevke daldığından, onun saltanatını kemirdi, çürüttü, sonunda İsrailoğulları’na hizmet eden, boyun eğen kabileler, artık onlara boyun eğmediler. Tevrat’ta da Süleyman’ın ölümünden sonra yerine oğlu Rehoboam’ın geçtiğini fakat ülkeyi babasının yönettiği gibi iyi yönetemediğini anlatır.  Dolayısı ile Süleyman’ın ölümünden sonra yerine geçen oğlu adaletle ülkeyi yönetememiş, fakat emrindeki köleler, kavimler idareye tabi olarak itaatten ayrılmamışlardır. Ne zaman ki Süleyman’ın ölümünü haber almışlar o zaman idareye karşı gelerek, tabi olmaktan imtina etmeye başlamışlardır. Eğer Süleyman’ın ölümünü daha evvel haber almış olsalardı, itaat etmeyerek isyan edecekler ve baskıdan kurtulacaklardı.  Tevrat’ta Süleyman’ın ölümünden sonra oğlu Rehaoboam’ın ülkeyi idare edemediğini; yönetime hem İsrail halkı hem diğer tebaanın başkaldırdığı anlatılmakta ve bu durum İsrail krallığının Yahuda ve İsrail olarak ikiye bölünmesine kadar giden süreçle sonuçlandığı görülmektedir.

Müslümanlar, Kur’an’la olan ilişkilerinin niteliğini zamanla kaybetmişler, Kur’an’ın verdiği mesajdan ziyade kavramlar üzerinde uğraşır olmuşlardır. Süleyman kıssası da aynı akıbete uğramış, bu kıssa ancak “karınca, kuş, Belkıs, taht, köşk, Süleyman ‘ın ölümü” gibi ayrıntılar olarak zihinlerde yer etmiştir. Dolayısıyla müfessirlerimizin tefsirleri; Süleyman kıssasının değişime uğramış kavramlarının yerlerine oturtturularak, müfessirlerin yaşadıkları çağlardaki toplumlarına; Süleyman kıssasının vermek istediği mesajı o çağlara yansıtarak vermeleri gerekirken ayrıntıların tartışıldığı metinlerle dolup taşmıştır.

Kur’an’ı yüzünden okuyup içeriğine vakıf olamayan halk, Süleyman gibi Nice krallık, imparatorluk kuranların gidişat ve çökmeleri hakkında ne bir değerlendirme ne de tepki gösterememişlerdir. Servet, zevk-ü sefa peşinde, toplumunu unutarak yaşayan yönetimlerini uyarma arzusu gösteremediklerinden her türlü eza ve cefaya maruz kalmışlardır.

Sonuç = Sonuç olarak Süleyman (a) kıssasının vermek istediği mesajları şöyle sıralayabiliriz:

a) Hz. Süleyman kıssasının nazil olmasının ilk sebebi Tevrat, İncil gibi muharref kitaplardan ve çeşitli rivayetlerden, Hz. Süleyman hakkında bir takım yanlış fikirlere sahip olan cahiliyye toplumuna kıssanın doğrusunu bildirmektir. Çünkü hidayetle ilgili içerikten yoksun olan Süleyman@ kıssasından insanlar öğüt ve ibret alamazlardı.

b) Mekke’yi kendi heva ve heveslerine göre yöneten Mekke Melelerine, toplumu hak ve adaletle yönetmeleri kıssa yoluyla bildirilmiş oluyordu.

c) Hz. Süleyman’ın kıssasının bütünü, ülke yönetiminde bulunan bir yöneticinin Allah’ın emirlerini gerek kendisine, gerek toplumuna, gerekse diğer toplumlara uygulamalarını ibret olarak vermektedir.

d) “Ey Davud! Biz, seni yeryüzünde halife yaptık. 0 halde insanlar arasında hak ile hükmet, hevana uyma yoksa seni Allah’ın yolundan saptırır.” (Sad/26) Babası Davud’a Allah’ın emrettiği bu ilke; Hz. Süleyman’ın da kavmini yönetirken uyguladığı ilahi bir ilkedir Allah böylece ülke yöneticilerinin toplumlarına yapacakları davranışların nasıl olması gerektiğini iki İslami otorite olan Davud ve Süleyman’ın kıssası ile bildirmiş oluyordu.

e) Sebe melikesinin Melesi ile yaptığı istişare, ülke yönetiminde ŞURA prensibinin önemini gösterir.

f) Allah’ın verdiği nimetleri onun kanunlarına göre değerlendirerek toplumun refahını artırmak… Diğer toplumların önüne geçmek… Hz. Süleyman’ın gemiler inşa edip, rüzgârlardan faydalanarak ticarette ilerlemesi, zırh ve Arap atları ile teçhiz edilmiş kuvvetli bir orduya sahip olması, bakır madenini işleme sanatını geliştirmesi ve inşaat sanatını ilerleterek elde ettiği göz alıcı binalar sayesinde kurduğu medeniyet bizlere ibrettir. Böylece silah üstünlüğü sayesinde gelecek tehlikelere karşı hem hazırlıklı olmak, hem de diğer kavimlere üstünlüğünü bu yolla kabul ettirmek mümkün ola-bilir. İyi değerlendirilen yeraltı ve yerüstü servetleri ve iyi yapılan ticaret sayesinde ekonomik olarak hem halkını refaha ulaştırmak ve hem de diğer kavimlere egemenlik sağlamak mümkün olabilir. İslam bunu yaparken insanlara adalet ve refah götürür. Fakat günümüzde ise aynı imkânlara sahip müşrik, emperyalist Batı ülkeleri kendi refah ve zenginliklerini, diğer milletlerin sömürülmesine, aç kalmasına, yokluk ve sefalet içinde kalmasına dayandırmaktalar.

g) Yöneticiler geldikleri makama Allah’ın lütfu ile gelirler, dolayısıyla böbürlenme, şöhret tutkusu ve tamahkârlık onlara yakışmaz. Elde ettikleri o mevkiin Allah’ın onlara bahşettiği ve sınandıkları bir mevki olduğunu her zaman hatırlamaları gerektiği kıssa yolu ile anlatılır.

Davud ve Süleyman kıssası, Allah’ın yeryüzündeki halifesi olarak İslam otoritesinin yapması gereken davranışların neler olduğunun; olması gerektiğinin örneklerini veren bir ibret ve nasihat vesikasıdır.

Aslında ALLAH’IN SÜNNETİnde (Sünnetullah) ASLA DEĞİŞİKLİK OlMAMIŞTIR.

Reklamlar
yorum
  1. Murat Kıraç dedi ki:

    TEŞEKKÜLLER,,sadece bir katkı ,,alim kul,Süleyman peygamberden,savaş izni değil ,tebliğ etme izni istemektedir,,,sebe bu sayede kan dökülerek değilde kendi arzularıyla tahtlarını Allahın dinine ,yani Süleymanın emrine amade kılar..Süleymanın ,,,alim kulun konuşmasının hemen ardından sebe tahtını yanın da görmesinden kasıt bu olamalıdır,,ayrıca 42. ayet (42-Bunun üzerine (Melike) gelince: “Böyle mi senin tahtın?” denildi. (O da): “Sanki o! Zaten bize daha önce bilgi verildi ve biz Müslüman olduk! dedi.) ‘de bu görüşümüzü destekler,,önceden bilgi verilmsi ve hemen ardından müslüman oluşları bence bunu ifade eder..tabiki bir süreç işidir belki aylarca yada yıllarca da sürmüş olabilir,,taht ta pek tabiki mecaz olarak ele alınmalıdır ,,sizl tebrik ediyor saygılarımı sunuyorum.

  2. Onur Eryılmaz dedi ki:

    Kuantum fiziğinin eşiğinde olduğu ışınlanma hadisesi resmen mecaza kurban edilip buharlaştırılmış.

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s