19. BÖLÜM ZAMAN MAKİNESI

Yayınlandı: 03 Aralık 2013 / KUR’AN KISSALARININ SİSTEMATİĞİ

Kur’an Kıssalarının Sistematiği (DETAY) kitabımızın son bölümüne geldiğimiz anda okuyucularımızla beraber bir zaman makinasına binip geçmiş zamanlara, Nebiler dönemlerine doğru yolculuk yaptığımızı hissettik.

Hz. Nuh dönemine giderek onun gemiyi nasıl yaptığını gördük, Kendi kavminden,yaşam alanından birçok hayvan çeşidini (kedi, köpek. İnek. Koyun, tavuk, vs) aldığını ve gemiye binen inananların bütün hayvanlarını almanın mümkün olmadığını, gemide yer sıkıntısı olduğuna şahit olduk. Nuhun asla 950 yıl yaşamadığını normal insanlar gibi bir ömür yaşadığını öğrendik. Tufan olayının da bölgesel bir tufan olduğuna şahit olduk.

Hz. İbrahim’in putları kırıp son putu kırmadan bıraktığını  gördük.. Lakin putları kırdığı için kavminin hâkimleri tarafından ateşe atılarak ölüm cezası almasını ve o ateşe atılınca oradan (bize tanıdık olan) bir TEKNİK le kurtulurken kavminin gözlerinin fal taşı gibi açılarak kaçın onu ateş yakmıyor, O bir Şeytan dediklerini duyduk ve gülümsedik. Kavminden hicret ederek başka bir ülkeye gidişini ve o kavimde oğlu İsmail’in doğduğunu gördük. Hz. İbrahim’in kesinlikle tek eşli olduğunu ve ölene kadar da tek eşli kaldığını öğrendik. Hz. İbrahim’e Hacer’i sorduğumuzda. Kim O demişti? Oğlu İsmail’in büyüyüp de babası ile çalışacak çağa gelince İbrahim’e Nebilik emrinin geldiğini öğrendik. Kavminin ona itirazları ve öfkelerine şahit olduk. Sıkıntılarla geçen bir günün neticesinde uykusunda rüya görerek oğlu İsmail’i de putlara taparken görünce nasıl oğlunu boğazlamaya kalktığını, oğluna rüyasını anlatırken şahit olduk. İsmail’in de babacığım öyle şey olur mu ben senin Nebiliğine inanıyorum sen ”emronulan şeyi” yap derken babasının onu İslam’a davet edişini ve ikisinin de teslim olanlardan olduk dediğini duyduk. Birbirlerini tebrik edip kucaklaştıklarına ve İbrahim Nebiin oğluna namazı öğreterek onu secdeye yatırışını seyrettik, secdeye yatarken (alnı üzerine yatan) İsmail’i rivayetçileri kalkıp da nasıl babası kesmeye yatırdı diye lanse ettiklerine üzüldük, şaşırdık. Fakat nasıl olur da Allah’ın kesin emri öldürmeyeceksin olduğu halde İbrahim’in öz oğlunu Allah’a teslimiyeti bahane ederek kesmeye kalktı diye empoze ettiklerine üzülerek şahit olduk. Hz. İbrahim’den defalarca özür diledik. Nebi-Resul olduğu ikinci kavmin helak emri gelip de Hz. İbrahim’in oradan inananları çıkararak ailesi ile Mekke’ye gidişini ve orada oğlu İsmail’le Kâbe’nin temellerini yükseltirken seyrettik, yaşlılık döneminde oğulla müjdelenince karısının ve O’nun yüzündeki şaşkınlık ve sevinç hallerini gördük.

Meryem’in ne kadar iffetli bir bakire olduğuna şahit olduk. Kavminde Recm cezası olduğu için aile kararı ile başka bir ülkeye gidişini seyrettik. Doğumunu suyun içinde gerçekleştirdiğini öğrendik. O yüzyılda böyle bir doğum olacağı aklımıza gelmezdi doğrusu. Oğlu İsa büyüyüp de genç bir adam olup nebilik emri gelince onu alıp kendi kavmine geri dönüşünü, Meryem’in kimse ile konuşmadığına ve İsa’nın Nebiliğini ilan etmesine şahit olduk. İsa’nın bitki karışımlarından ilaç yaparak alatenlileri iyileştirdiğini gördük. Kalp krizi geçirip ölen bir kaç insana yetişip de kalp masajı yapışını ve onu seyreden insanların şaşkın bakışlarını gördük. Evet, bizim için sıradan TEKNİK bir iş olduğunu bilsek de onların bilinç düzeyinde ne kadar geride olduklarını bir kez daha anladık.

Çok ilerideki bir yüzyılda icat edilecek TIBBİ bir gelişimin (Kök hücre ve gen çalışmaları) bir DENK i Meryem ve İsa’da yaşatılmak istenirken (babasız çocuk dünyaya gelme) bir anda Tanrının Oğlu iddialarının atılması ile farklı bir yere çekilen bu olayın yüzyıllarca toplumları nasıl da etkilediğini gördük. İsa’nın yakalanma anında kaşla göz arasında nereye gittiğini göremedik, İsa’ya benzettikleri birini yakalayarak çarmıha gerdiklerine şahit olduk.

Hz. Musa’nın asasını denize doğru uzattığında suların hızla çekildiğine (med-cezir) şahit olduk. Gecenin karanlığında orayı karanın devamı sanıp da Musa ve inananları öldürmek için peşlerinden giden Firavun ve ordusunun tam yolun ortasına geldiklerinde suların azgın dalgalarla birlikte hızla gelişini ve Firavun ve ordusunu yutuşuna şahit olduk. Bu olaydan evvelde şehrin içinde kurbağa istilasından dolayı yürüyemez duruma geldiğimizde unutmayalım. Ya o çekirge sürüleri aman Allah’ım inanın çok korkunçtu.

Hz. Âdemden bu yana gelen bütün nebilerin tek eşli olduklarını, Zekeriya nebi-resul gibi; karısı kısır olsa da, soyları devam etmiyor olsa da hiç bir Nebinin birden fazla eşi olmadığına şahit olanlardan olduk. Hz. Muhammed’in de çok eşli olmasını da Uhud, Bedir, Hendek savaşlarındaki, kadınların mağdur edilmemesi için kamu kararıyla onları nikâhlarken gördük. Ne kadın esirlerin (cariye) ne de eşi, babası savaşta ölen kadınların hiç biri mağdur edilip aç kalmadı, fuhuşa yönelmedi, açlık ve gelecek korkusu ile intihar etmedi. Birinci dünya ve ikinci dünya savaşlarında Hristiyan on binlerce kadının aç kalıp, fuhuşa, hırsızlığa ve intihara yöneldiklerini gördükçe o dönem insanların iyi ki böyle bir TOPLUMSAL DAYANIŞMA yaptıklarına şükrettik. Savaş hali idi ve Kadınlara  İŞ  SAHAsı yoktu. Kadınların mağdur olmaması için sadece bu durumda birden fazla eş alınmasına RUHSAT verilmişti. Ama nedense bu RUHSAT sonraları geleneğe dönüştü ve Nisa 3 ayetlerinin yanlış yorumlanması ile birlikte farklı bir hal aldı.

Hz. Süleyman’a uğradık, Hüdhüd adındaki o kuş eğiticisi mahkûmla sohbet ettik. Bir daha yalancı şahitlik yapmayacağına dair tövbesini duyduk. Süleyman’ın kuşların yeteneklerinden ve onların KUŞ MANTIĞI ndan faydalanarak savaşta nasıl kullandıklarını gördük. Süleyman nebimize kuşlarla konuşuyor musun diye sorduğumuz zaman yüzümüze şaşkınlıkla baka kalıp, saygılı bir şekilde konuşarak “Siz gerçekten benim kuşlarla konuştuğumu sandınız ve o mahkûmun kuş olduğunu mu sandınız?” diye sorduğunda utancımızdan CİN leri bile soramadık ama gördük ki o yüzyılda lisanlarını bilmedikleri yabancılara da Cin diyorlardı… Melikenin tahtının göz açıp kapayana kadar değil uzun yıllarda savaşıp kazanılarak getirildiğini öğrendik.

   Yunusa uğradık.  O dönem  BÜYÜK  BALIK   dedikleri  korsan  gemisinin  karın  bölgesinde  uzun  zaman  Kürek  mahkumu  olabileceği  aklımıza  bile  gelmemişti  inanın , şaşırdık,kalakaldık.  İyice   zayıf  ve  hasta  düşünce işlerine  yaramayan  Yunusu   ıssız  bir  adaya  terkettiler,attılar,bıraktılar. Sonrada   Allah   onun  iyileşmesini  sağlayıp    başka  bir   kavme  Resul  olarak  gönderdi.

Kehf mağarasına girdik. Sanırım uyutulma anına yetişemediğimiz için köpeklerini hiç bir şekilde göremedik. O gençleri kaskatı görünce korkudan İliklerimize kadar titrediğimizi hissettik. Mağaradan ayrıldıktan sonra bile hala etkisinde kaldığımız inanılmaz manzara idi doğrusu.

Lut’a uğradık, kavminin sapkınlıklarına şahit olduk, Lut ve inananların oradan çıkarılıp, sapkınların ise volkan patlaması ile lavların altında kalışını izledik. Yusuf’un kuyuya atılışını, oradan kurtuluşunu izledik. Vezirin  hanımını  tanıdık. Yusuf’un hapiste yıllarca kaldığını öğrendik, Mısıra sultan oluşunu gördük, babasının ağlamaktan gözüne perde indiğini gördük, mutlu sonla biten Yusuf, babası ve kardeşlerin buluşmalarını gözyaşları içinde seyrettik.

Hz. Muhammed dönemine gittik. Kavminin defalarca ondan mucize istediğini duyduk. O ise her seferinde “Ben bir beşerim, Allah dilemedikten sonra benim elimden bir şey gelmez, ben gaybı da bilmem” diyordu. Medine’ye hicret ederken o zorlu yolda yanlarında yürüdük. Savaşlarını uzaktan seyrettik.

Uzun ve meşakkatli bir yoldu zaman yolculuğumuz. Geriye döndüğümüz de yanımıza neden kameralarımızı alıp gördüğümüz ve yaşadığımız olayları belgeselleştirmediğimizi hala anlamış değilim. Gerçi ne fark ederdi ki? “Bakın elimizde belge var gelin olayların gerçeğini öğrenin” de desek, bize çok az insan inanacak ve bu belgeselin bir senaryo olarak birkaç stüdyoda çekildiğini iddia edip bizi yalancılıkla suçlayacaklarından hiç şüphem yok.

İnsanların büyük çoğunluğu ASIL GERÇEK i değil, hayallerindeki görmek istediklerini görmek ve yaşamak istiyor. Bunun için yüzlerce yıldır her nebi-resul  gelişinde onlardan altından yapılmış saraylar, gökten Allah’ın ya da meleklerin inmesini istediklerini okuyor ve görüyoruz. Hayır, böyle bir MUCİZE böyle bir GERÇEKLİK yok. Artık buna alışmalıyız.

Bunun içindir ki Yahudiler üstün ve seçilmiş bir IRK olduklarına inanmaktan vazgeçmeyecek, Hristiyanlar İsa’ya Allah’ın oğlu demeğe devam edecek. Müslümanları sorarsan Kur’an gibi sonsuz bir aklın gönderdiği kitabın ayetleri ile kâinatın ayetlerini karşılaştırmak yerine, kadınları kara çarşaflara saklanarak, erkekleri de çember sakalları ile övünerek Cenneti hayal edecek. Oysa aklını kullanmayan toplumlara Allah’ın pislik indireceğinin gerçeğini bilmeden yaşayıp gideceklerdir.

Son olarak bu kitabı hazırlayış sebebim sakın MUCİZE lere inanmadığımız olarak algılanmasın. MUCİZE kavramına verilen yanlış anlamın değiştirilmesi için uğraşıyorum. Çünkü bu yanlış anlamalar neticesinde yüzlerce hatta binlerce gerçek dışı MUCİZE sahibi olduk. Ayrıca MUCİZE olarak gördüğüm iki anlatıyı (Bakara ve Kehf sureleri) yani ileriki yüzyıllarda yaşanacak iki TIBBİ olayı bu yüzyıllara çekme heyecanım dolayısıyladır.

Kur’an ayetlerini okuyup kâinatın ayetleri ile karşılaştırmanız temennisiyle yazımı noktalarken, Kur’an ayetleri ile kâinat ayetlerinin hiç bir zaman çelişmediğini iddia ediyorum.

Çünkü: ALLAH’IN SÜNNETİNDE (Sünnetullah) ASLA BİR DEĞİŞİKLİK BULAMAZSINIZ.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s