kapak1-

D E T A Y

kapak - 2

SÜNNETULLAH    MUCİZE    MÜTEŞABİHAT

Yeni Üye olan arkadaşlara bir kaç önerim olacak:

1=) Bütün önyargılardan arınarak DOĞRU yu sadece DOĞRU yu arama hedefi olan bir Yazar tarafından hazırlandığını bilerek okuyun. İnsan olarak HATA larımız olabileceği kaygısı ile Kur’anla çelişki sandığınız ya da kafanıza yatmayan ya da anlamadığınız şeyi çekinmeden sorabilirsiniz.

2=)  Bugüne kadar hiç duymadığınız bir İDDİA ile karşılaşacağınız için, ya da bu güne kadar kimsenin iddia etmediği aslında çok basit bir SİSTEM in zaman içinde nasıl da anlaşılamaz hale getirildiğini mukayese edin.

3=) Bugüne kadar MUCİZE leri size (doğaüstü olaylar) olarak tanıttılar ve hatta bu kitabı okurken bile beni MUCİZE leri inkâr eden biri olarak düşünebilirsiniz. Oysa MUCİZE (acze düşülen şey) in yani bir KAVRAM’ ı Kur’ani olarak açıklayacağız ve asla çelişkiye düşmeyeceğiz. MUCİZE KAVRAMINA verilen yanlış anlamı atıp ASIL ANLAMINI anlatmaya çalışacak ve öğreteceğiz.

4=)  Yorum yapacak arkadaşlar RİVAYET lerde öğrendiklerini gerçek sanıp YORUM yazmasınlar. Kur’an’ı açıp Kur’an’dan DELİL getirirlerse sevinirim.

5=) Kur’an Kıssaları Sistematiğini okurken Allah’ın sünnetinde asla değişiklik olamayacağından yola çıkıldığını ve kitabın sonuna kadar Allah’ın sünnetinde asla değişiklik olmadığını anlayacaksınız.

6=) Çok önemli bir isteğim daha olacak ki Sayfayı önerin ve çok okuyucuya ulaşsın. Lakin sayfalardan KOPYA almayın. Kur’an’ın içinden nasıl bir ayeti alarak CIMBIZLAYIP konuyu başka yerlere çekiliyorsa şayet bu SİSTEM haricinde anlatacağınız ya da CIMBIZLAYACAĞINIZ bir sayfa MANA sız kalabilir. Çünkü Kitabın tamamı okunmalıdır. Önerdiğiniz arkadaşlara da bunu tavsiye edin.

7=) Tamamını okuma sabrını gösterin ve asla tamamını okumadığınız Kitap hakkında yorum yapmayın.

8=)  Allah yar ve yardımcımız olsun, kolay gelsin buyurun…

    Allah; Kur’ani hakikatleri anlamak nasip etsin…

1. BÖLÜM DETAY VE MÜTEŞABİHAT VE MECAZLAR

2. BÖLÜM KUR’AN KISSALARININ SİSTEMATİĞİ

3. BÖLÜM BAKARA SURESI 67-73 ÜN İŞARET ETTİĞİ GERÇEK

4. BÖLÜM FİL SURESİ TEVİLİ

5. BÖLÜM HZ. NUH VE GEMİ

6. BÖLÜM ARAF SURESİ 133 DEKİ BEŞLİ MUCİZE KOMBİNESİ

7. BÖLÜM HZ. MUSA VE DENİZİN YARILMASI

8. BÖLÜM HZ. SÜLEYMAN VE HÜDHÜD

9. BÖLÜM HZ. İSA VE ÖLÜLERİ DİRİLTMESİ

10. BÖLÜM MERYEM VE OĞLU HZ. İSA

11. BÖLÜM HZ. İBRAHİMİN ATEŞE ATILMA GERÇEĞİ

12. BÖLÜM HZ. İBRAHİM KISSALARI

13. BÖLÜM MUSA VE ÂLİM KUL KISSASI VE OLAYIN İÇ YÜZÜ

14. BÖLÜM GÖNDERİLEN  NEBİ_ELÇİLER

15. BÖLÜM HZ. MUHAMMED VE MUCİZE

16. BÖLÜM MAİDE SURESİ 38 EL KESME YANLIŞLIĞI

17. BÖLÜM ASHABI KEHF TE İŞARET EDİLEN GERÇEK

18. BÖLÜM YUNUS HAKKINDA BİLİNMEYENLER

19. BÖLÜM ZAMAN MAKİNESI

Kur’an-ı Kerim Allah’ın eseridir ve bu eserini yaklaşık 14 yüzyıl evvel insanlığa sunduğundan bu yana bu eser hakkında milyonlarca yorum, meal, tefsir hazırlanmıştır.

Benim bu kitabımda üzerinde duracağım konu: Özellikle bilime dayalı “müteşabih ayetler” olacaktır. Tabii ki bilmeyenler için öncelikle müteşabih nedir? Kur’an-ı Kerim neden sadece muhkem ayetlerden oluşmamıştır? Yaratıcının amacı nedir gibi soruların cevabını kısa olarak özetlemek gerekiyor ki, okuyucu ileriki sayfalarda müteşabihin farklı dünyasının farkına varıp gelişen olayları kendi penceresinden bakarak yorumlayabilsin.

Müteşabih ayetler: “Birden çok, birbirine benzer, birbirinden güzel ve her biri açık açık anlaşılan ayetler” demektir. Bu ayetler mecaz, kinaye, teşbih ve diğer edebi sanatların kullanıldığı ve en alt tabakanın bile anlayabilmesi için yapılan benzetmeler ve örneklemelerin yer aldığı ayetlerdir. Bunlar da açık seçiktir, kesinlikle müşkül ve anlaşılmaz, kapalı değildir. Eğer ki “Müteşabih” “kapalı, müşkül ve anlaşılmaz” demek olursa Zümer suresinin 23. ayetinin anlamı çok tuhaf bir anlam olur. Yani Kur’an “hem sözün en güzeli” olacak hem de “müteşabih (kapalı, anlaşılmaz)” olacak!

Kur’an Allah’ın eseridir ve eser sahibi Allah, kendi eserinin okunurken belirleyeceği yolu gösteren ve Kur’an’ı okuyanlara neredeyse kılavuz olabilecek olan ayeti Ali İmran Suresi 7. ayette belirtmiştir:

“ Allah sana bu Kur’an’ı indirdi. Onun bazı ayetleri kesin anlamlıdır / açık seçik herkes tarafından kolaylıkla anlaşılır (muhkem) – ki, bunlar kitabın anasıdır -. Diğer bazıları da çok anlamlıdır (müteşabih). Çok anlamlıları bilgi sahibi olmayanlar kavrayamaz. Kalpleri ve düşünceleri kötü niyetli olanlar, insanları şaşırtmak ve kafaları karıştırmak için, çok anlamlı olan kelimeleri bile bile yanlış anlamlandırırlar. Hâlbuki onların uygun anlamlarını bir Allah, bir de “Ey Rabbimiz! Ona inandık, hepsi Rabbimizin katındandır” diyen, gönülden Allah’a bağlanmış, derin bilgi ve bilince erişmiş bilim adamları bilir. Bu inceliği akıl, bilim ve düşünce sahiplerinden başkası kavrayamaz.”

Bu açıklamalardan sonra bir kaç soru sormak istiyorum:

1. Onlarca meal ve tefsir okuduğum halde hiç bir müfessir, bu ayetler muhkem, şu ayetlerde müteşabihtir ayırımına gitmemişlerdir. Kur’an’ı okuyan normal vatandaş bu ayırımı nasıl yapacaktır? Nasıl yapmalıdır?

2. Allah normal düz anlatımı ile değil de neden bazı ayetleri müteşabih olarak göndermiştir?

3. İleriki yüzyıllarda da cesaretli ve bilimsel araştırmalarla kıyas yapabilen ve şu şu ayetler müteşabih ayetlerdir diyebilecek müfessirler ya da KUR’AN yorumcuları çıkacak mıdır?

4. Müteşabih ayetlerde semboller kullanılmış mıdır?

5. İlk anda cahil bir topluma indirilen Kur’an, hem o yüzyıl insanının anlayabileceği bir dil ile gönderilirken, her çağın anlayacağı bir lisan olarak mı müteşabihatı seçmiştir?

6. Kıyamete kadar korunacak Kur’an, fen ilimleri ve icatların gelişmesi ile ilgili keşfedilecek büyük buluşlara müteşabih ayetlerinde yer ayırmış mıdır?

Bu sorular daha da fazlalaştırılarak liste uzatılabilir.

Bu kitapta belki de bir ilki yaşayacağız ve Kur’an-ı kerimdeki müteşabih ayetleri bilimin ışığında ve mantık süzgecimizden geçirerek ayırmaya ve belirtmeye çalışacağız. Bunun yanında gerçek anlamını anlayamadığımız ama müteşabih olduğundan emin olduğumuz ayetleri de yazacağız ki, umulur da belki bir okuyucumuz O ayetlerin aslında ne anlatmaya çalıştığını anlar ya da araştırır.

MÜTEŞABİH AYETLERİ NASIL ANLIYACAĞIZ?

Kur’an-ı Kerimde NEBİ_ELÇİ  ve özel isimlerle geçen onlarca “Kıssa” vardır. Genelde bir ya da bir kaç defa Kur’an’ı okuyanlar olsun ya da ateist olup da Kur’an’da (aklınca açık arayan) insanların aklına gelen şey; Allah’ın eskiden yaşanmış olayları, hikâyeleri anlattığına dair düşüncelerdir. Önce Kıssa” ne demektir kısaca değinelim! Kıssa: geçmişte yaşanmış bir olayı “dengi” ile anlatmak demektir Kıssa, denk olan şey anlamındadır; kısas ve takas gibi özellikle NEBİ_ELÇİ  kıssalarını sanki hikâye, masal ve mucizeleri anlatan bir bölüm gibi anlar, bugünkü ya da gelecekteki olacak olayları; “neyin dengi” olduğunu anlamamız için bu kıssaları çok iyi anlamak, özümlemek, mantıklı ve akıllı karşılıklarını bulmaya çalışmalıyız. O kıssalarda anlatılan olayları mucize, hikâye, masal formundan çıkarıp da tarihin akışı içinde doğal yaşam ortamına çekip DENKleştiremediğimiz müddetçe Kur’an’ın evrensel mesajı, gömülüp kaldığı Arap topraklarından çıkıp bütün insanlığa açılamayacaktır.

Gerçi, geçmiş yüzyıllarda ve günümüzde samimi olan Kur’an okuyucuları ve araştırmacıları da sanki Kur’an’ın tamamı muhkem ayetlermiş gibi bu ayetleri açıklamaktadır. Genelde bu açıklamaları da ya rivayetlere ya da herhangi bir ulema adı vererek yapmaktadırlar. Özellikle rivayetlere dayandırılarak yapılan açıklamalar bazen işin içinden çıkılmaz bir hal almasına sebep olmaktadır.

Bilimsel bir açıklama olmadığı müddetçe bir rivayeti ya da ulema adı vererek zorlamalarla yapılan açıklamalar, zamanı gelip de o ayetlerin gerçek anlamları ortaya çıkınca yanlışlığı ve ne kadar hatalı yazıldığı ortaya çıkacaktır.

Ben; kitabımda kesinlikle hadislere ya da bir ulemaya atfen bir DELİL getirmeyeceğimin garantisini şimdiden veriyorum. Tamamen Kur’an’a bağlı kalacağım ve sadece bilimsel çalışmalara ve düşüncelere yer vereceğim. Bunun yanında internetten de faydalanarak ve link adresleri belirterek görsel ya da makalelerden alıntı yapacak ve okuyucuların o konuda yüzlerce örneği olan linkleri açmalarını sağlayacağız. Öncelikle yanlış anlaşılmak istemiyorum. Oradan buradan elde edilen bilgileri buraya taşıyarak bir kitap yazmayı değil kendi düşünce ve yorumlarımı destekleyen sitelerden yararlanmayı düşündüğüm için bunu açıklama gereği duydum. Zaten okuyucu sayfalar ilerledikçe ne kadar Özgün yazıldığını ve derlendiğinin farkına varacaktır. Şimdi ana konuya dönelim:

Kur’an-ı Kerim baştan sona kadar NEBİ_ELÇİ  ve özel isimlerin adı geçtiği onlarca kıssaya yer vermiştir. Hz. Musa kıssaları, Hz. Muhammed, Hz. İsa Süleyman, Lut, Yunus ve daha birçok. Bunları sırası geldikçe ele alacağız ve Allah’ın farklı dili olan (Müteşabihatı) anlatmaya, açıklamaya çalışacağız.

Ayrıca melek, cin, şeytan la ilgili olan kıssalara da değinip, özellikle çok çene çalınan CİN konusunda açıklamalar yapıp halk arasında ne kadar yanlış rivayetlerin dolaştığını bu konuların ne kadar istismar edildiğini anlatacağız. Allah, Kur’an’da kendisinden zaman zaman her şeyi işiten, gören ve her şeyi bilen Âlim olarak bahseder. Daha ilk yaratılışta radyo dalgalarını da, yer çekimini ve binlerce fizik ve başka kanunları da bir plana göre yaratan ve yönetendir. “O her an bir iş ve oluştadır aslında. Atomun içindeki çekirdeği de bilen, ağacı, böceği, kurdu kuşu kendi iradesi ile programlayan ve hayat perdesindeki milyonlarca dekoru yaratandır. Bakın Lokman suresi 27. ayette ne diyor:

“Şayet yeryüzündeki ağaçlar kalem, deniz de arkasından yedi deniz katılarak (mürekkep olsa) yine Allah’ın sözleri (yazmakla) tükenmez. Şüphe yok ki Allah mutlak galip ve hikmet sahibidir.”

Böylesi bir şeyi hayal gücüm bile kavramakta zorlanıyor. Kitap halinde yazıldığını düşünebilsek bir kaç gezegeni tıka basa sığacak kitaplık olması gerekirdi diye düşündüm. İçinde bulunduğumuz dünyayı sanırım onun için bu kadar DETAYlı yaratmış olmalı. Atomdan maddeye molekülden insana çiçekten böceğe milyonlarca çeşitlilik var ve her birisi için ciltlerle kitap yazılır. Sadece insan bedeni, fonksiyonları, beynin yapısı, hastalıklar ile ilgili milyonlarca kitap yazılacaktır. Böylesine Âlim olan Allah’ın Kitabının da bir ders kitabı gibi ya da hikâye ve masal barındıran bir kitap gibi algılanması düşünülmez ve düşünülmemelidir. Ya da tam tersi insanları yasaklara ve sadece ibadete boğan bir Tanrı anlayışı öne sürülmemelidir.

Benim gözlemlerimden, araştırmalarımdan ve bilimsel ve teknolojik gelişmelerden çıkardığım sonuç: Kur’an-ı Kerim’de özellikle KISSAlar olarak anlatılan ayetlerin hepsinin müteşabih olduğu ve bu ayetlerde Allah’ın DETAY’ lara fazlasıyla yer verdiği olmuştur. Özelliklede Yusuf suresi- 111. ayetlerde bunun böyle olduğu ile ilgili mesajlar vardır. Allah hangi ayette Bu ayetlerde sizin için ibretler var diyorsa, bilin ki ileriki yüzyıl insanlarına mesaj vererek o ayetlerin araştırılmasını istiyor.  Yusuf suresi 111. ayet:

“Gerçekten NEBİ_ELÇİlerin kıssalarında akıllılar için bir ibret vardır! Bu Kur’an uydurulur bir söz değil, ancak kendi önündekinin tasdiki, her şeyin açıklayıcısı ve iman edecek topluluk için bir hidayet, bir rahmettir!”

Allah; bazen de gerektiği yerde teşbih=benzetmelerle aklın sınırlarını zorlayacak harika çıkarımlar ortaya sunmuştur. Benim, özellikle KUR’AN okuyucularına ve araştıranlara önerim şudur: Allah hangi ayetlerde DETAY a başvuruyorsa inanın o ayetler ileriki ya da bu yüzyıla mesaj niteliğinde olan müteşabih ayetlerdir.

Birkaç örnek vererek DETAY konusunu açmak ve sizleri aydınlatmak istiyorum:

1. Örnek: BAKARA SURESİNE ADINI VEREN 67-73 AYETLERİNİ ELE ALALIM Geleneksel öğretilerin rivayetlere dayanarak yaptığı meal ve tefsirlerine göre Hz. Musa zamanında zengin bir adam mirası için öldürülür ve cesedi hasımlarının tarafına atılır, bütün ahali ayaklanır katili bulamayınca Hz. Musa Allah’la konuşuyor ve vahiy alıyor diye ondan yardım isterler Hz. Musa önce inek ister sonra ineğin vasıfları 3-4 tariften sonra bulunur inek kesilir adama bir parçası ile vurulur ve adam dirilir ve katilini söyler ve mutlu son🙂

Görüldüğü üzere DETAY DETAY DETAY…….

Neden DETAY a girildiğinin cevabını ileriki sayfalarda mantıklı cevapları bulunarak konulduğu zaman insan beynine uzanan bu kıssanın geçmiş dönem insanları tarafından belki de iyi niyetle de olsa ne hale geldiğini görecek ve anlayacaksınız. Sizde bu ayetleri okurken bu kadar DETAY a ne gerek vardı diyebilirsiniz. Sarı inek olsa ne olur olmasa ne olur ya da diğer DETAYlar. Hz. Musa’ya vahiy geldiğine göre adamın katili hasan oğlu Hüseyin diye vahiy edilirdi katil bulunurdu. Ya da Musa asanı uzat der adam dirilecekse dirilirdi.  Ama iş o kadar farklı ki her şey her DETAY yerli yerinde olduğuna hayretler içinde karar vereceksiniz.

Hemen endişeye kapılıp da biz Allah’ı sorgulayamayız, vardır bir bildiği ki bu kadar DETAY vermiştir diyebilirsiniz. Benimde yaptığım bu zaten Allah’ın bir bildiği gerçekten vardır ki bu kadar DETAY vermiştir. DETAYların ne kadar ustaca verildiğini umarım ileriki sayfalarda hep birlikte anlayacağız.

2. Örnek: HZ. SÜLEYMAN VE SEBE MELİKESİ KISSASI Hz. Süleyman’a kuşdili öğretilmiştir. Hüdhüdü bulamaz sonra hüdhüd gelir onu Sebe Melikesine gönderir. Hüdhüd ise onların güneşe taptığını gördüğünü söyler. Sonra Melikeye hediyeler gönderir. Sonra Hz. Süleyman melikenin tahtını kim önce getirir der. İfrit önce ben getiririm der sonra daha hızlı getireceğini söyleyen ilim sahibi biri vardır. Sonra taht gelir. Sonra Melike gelir köşke girerken eteğini sıvazlar onu su zanneder. Yine DETAY DETAY DETAY…… Ayrıca gelenekselcilere ve rivayetçilere göre konuşan karıncalar var, ifrit var cinler var peygamberle sohbet eden ve bir çay içmediği kalmış kuş var (Hüdhüd) oh oh. Oldukça renkli bir camia. Ya dostlar Allah aşkına Kur’an’ın korunacağını bildiren Allah onu güzelce korumuş tek harfine dokunulmamışta. Bu rivayetçilerin anlatımlarını dinleseniz ve Hz. Süleyman bulunduğu Yüzyıldan kalkıp bu yüzyıla gelip bu rivayetleri okusa sanırım kasıkları patlayana kadar gülerdi.

Rivayetçilerin uydurmalarını, tefsircilerin sanırım rivayetlerden etkilenerek ve iyi niyetlerle yaptıkları çeviri maalesef diğer mealciler tarafından da bugünkü meal ve tefsirlere aynen geçmiş. İleriki sayfalarda umarım okudukça aydınlanmaya hep beraber çalışacağız. Kur’an’ın gerçek mesajını ulaştırmayı Allah nasip etsin. Hayatın özü ve amacının DETAYlarda gizli olduğunu bir kez daha anlayabileceğiz.

3. örnek: HZ. MUSA’NIN ASASI İLE DENİZİ YARMASI KISSASI Hz. Musa’ya gece yola çıkın der. İnananlarla birlikte deniz kenarına gelir arkasından da firavun ve askerleri vardır. Asasını uzatır deniz ikiye ayrılır, onlar geçer arkadan gelen firavun ve askerleri de geçerken sular kapanır firavun ve askerleri ölür. Oradan sonrada Tura çıkmak için Musa gider DETAYlar. Gece yola çıkın, asa, deniz dendiği halde gelenekçilerin ısrarla Kızıldeniz’i anması!

4. Örnek:  ASHABI- KEYF VE RAKİM KISSASI Padişahtan kaçan bir takım gençler geniş bir mağaraya sığınır, Allah da onları uyutur. 300 yıl bu mağarada kalırlar ve 9 yıl eklenir. Güneşin doğduğu zaman mağaranın sağına, batarken de soluna meylettikleri anlatılır mağaranın güneş görmeyen bir yerinde oldukları belirtilir. Onlar uyurken onları sağa sola çevirdiğinden bahseder. (neden çevirmek ihtiyacı duydu). Hatta köpeklerinden bahseder ve köpeğin mağaranın girişinde nasıl yattığını tarif eder. Fakat onlarla beraber köpekte uyudu mu yoksa uyandırılınca da köpekte kalktı mı bahsetmez. Allah bahsetmez ama rivayetçiler bu alana da el atmıştır ve köpekle bile ilgili birçok senaryo çizilmiştir. Yine DETAYlar bu kadar DETAYa ne gerek vardı? Mağaradaki gençleri 300 yıl uyuttum sonra yeniden uyandırdım ki yeniden dirilişe inanıp ahirete inansınlar diyebilirdi. O gençleri neden sağa sola çevirdiğinin açıklaması yapmaz. Neden 309 yıl uyuttum demez de 300 yıl kaldılar 9 yılda eklendi denir? Biliyorum şimdi güneş takvimine göre 300 yıl aslında ay takvimine göre 309 yıldır diyeceksiniz. Bunların cevabını ileriki sayfalarda okuyacaksınız ama kısa bir kopya vereyim günümüzden en az 2-3 bin beklide 5000 yıl sonra kullanılacak bir teknolojiyi anlatıyor.

5. Örnek: MELEK, CİN, ŞEYTAN KISSALARI Allah meleklere secde edin der. Melekler secde eder fakat şeytan secde etmez. Secde edilecek tek varlık Allah’tır, neden bir insana secde ettirilir ki? Bir kaç ayette insanların görmediklerini gördüğünü ve Allah’tan korktuğunu beyan eden Şeytan, başka ayetlerde sanki Allah’tan korkmayan ona rakip olmuş ve neredeyse askerlik arkadaşı gibi konuşan bir tavırla karşımıza çıkar. Tövbe eden ve tövbesi kabul olan Hz. Âdem’e ve bütün insanlığa yaklaşık 80-90 yıl ömür biçen Allah her ne hikmetse Allah’a isyan eden şeytana (tek bir kelimede) kıyamete kadar ömür verir. Şeytanı ateşten yarattım diyen Allah, şeytanı kıyamette ateşe atacağını söyler. Ateşten yaratılan bir şeyin yine ateşe atılması ceza mıdır?

Bütün bu ayetler müteşabih ayetler olduğu halde yüzlerce yıldır neden her seferinde düz anlamları ile anlatılıp insanlar uyarılmamıştır. Kur’an’ın daha ilk sayfalarında meleklere Âdem’e secde edin diyen Allah, şeytanın cin cinsinden olup dumansız ateşten yaratıldığını anlatmamış mıdır? Şeytanın Âdem’i topraktan beni ateşten demesi yalan mıdır? Zaten değişik ayetlerde insanın topraktan şeytanın ateşten yaratıldığı anlatılmamış mıdır? Kur’an’da çokça geçen Cin kelimesi sadece tek manada Yani metafizik ve elle tutulmayan gözle görülmeyen bir manada mı anlatılmıştır? Cinlerle ilgili çok şey anlatan rivayetçiler acaba; Kur’an’da yer alan cin kelimesin farklı 4-5 manası olduğundan haberleri var mıdır? Özellikle şeytan konusunu yazınca şeytanın avukatlığına soyunduğum anlaşılmasın.

6. Örnek: HZ. NUH VE TUFAN Diğer NEBİ_ELÇİ  kıssalarına baktığımız zaman örneğin Lut, kavmine gider tebliğ yapar ve inanan inandı inanmayanlar da helak edilir. Salih’in kavminde de Aynısı yaşanır. İnananları alıp uzaklaşır kavminden ve o kavim helak edilir. Dikkatinizi hiç çekti mi bilmiyorum, Nuh’a neden aylarca gemi yaptırılır? Nuh ta tebliğ yapar, inananları oradan alır ve yüksek bir mevkie çıkar ve Allah o kavmi helak ederdi. Hayır, böyle olmaz aylarca gemi yaptığı gibi gemi tamamlandıktan sonra her hayvan türünden birer çift alması istenir. Bölgesel bir tufan olduğunu Nuh’un kavminin helak edildiğinden anlıyoruz. Peki, madem bölgesel bir tufan ise neden o kadar hayvanı gemiye yükletti?

Kur’an’ın sistematiğine göre iki tane cevabı var. Bu cevapları okudukça hak vereceğinizi umuyorum.

Allah müteşabih yolları seçerken hem ileriki yüzyıl insanlarına mesaj vermek istemiş hem Kur’an’da defalarca uyardığı gibi insanlardan akıllarını kullanmalarını istemiştir. Çokça düşünmek, okumak araştırmak gerektiğini de dikkati çekmiştir. Şimdi hal böyle iken Kur’an insanlığa indirilmişken, ölülere okunması ile ilgili tek ayet yokken! Neden mezarlıklarda ölülere okunur hala anlamış değilim! Anlamlarını okuyup anlamaya çalışmak varken neden anlamadıkları bir lisanla okunur bunu da anlamış değilim! (Arapçayı ve anlamlarını bilenler müstesna).

Yukarıdaki alıntıda: müteşabih ayetlerin MECAZ, Kinaye ve TEŞBİH ve diğer edebi sanatların kullanıldığını ve açık olduğunu okumuştuk.

KİNAYE nedir = Bir Sözcüğü hem gerçek hem de mecaz anlamda Kullanarak maksadı üstü örtülü biçimde anlatan söz

MECAZ nedir = Sözcüğün gerçek anlamının dışında kullanılmasıyla Kazandığı anlamına MECAZ anlamı denir.

TEŞBİH nedir? Teşbih (Benzetme):

Anlatımı güçlendirmek amacıyla, aralarında ortak nitelik bulunan iki varlık ya da kavramdan, ortak nitelik yönünden güçlü olandan zayıf olana aktarma yapılmasıdır.

Bu kavramları okuyup anladıktan sonra yine ESER SAHİBİ Allah’ın kendi gönderdiği kitabının Ali İmran Suresi 7. ayetinde uyarıldığı üzere MÜTEŞABİHler gerçekten Allah’ın uyardığı şekilde mi kullanılmış yoksa MECAZlar hakikat sanılıp insanlara sunulmuş mudur?

Özellikle MECAZ konusunda uyarmak istiyorum ki bazı insanlar tarafından Bu KAVRAM da değişikliğe uğramış. Kur’an’ı kendi görüşünde anlatmak isteyen bazı insanlar herhangi bir konuda efendim burası aslında MECAZ anlatım demektedirler. MECAZı nasıl anlayacağız? Halk edebiyatında ve gerçek edebiyatta MECAZ olarak geçen her kavramın altı çizilmeli (Aslında KUR’AN mealcileri tarafından özellikle yazılar siyahsa MECAZlar kırmızı yazılarak dikkat çekilebilir)

Örnek vermem gerekiyor: Bir ayette ARŞ = TAHT kelimesi geçiyorsa bu kelimenin MECAZ olup olmadığını düşünmenizi ve bu KAVRAM üzerinde de durarak farklı anlamı olabileceğini düşünmeniz gerekir. TAHT = Sadece kralların oturduğu Koltuk anlamında olabileceği gibi MECAZ anlamı ise O ülkenin GÜCÜ; yönetimi, İktidarı, ya da padişahı ya da kralının makamı (mevkii) anlamına gelmektedir.

Kısaca edebiyatta geçen her MECAZ kelime işaretlenmeli ve iki anlamında da düşünülmelidir. Mesela yeddullah =Allah’ın eli kelimesini ele alalım Allah kendini her şeyden münezzeh olarak tanıttığına göre demek ki burada geçen EL = gerçek manadaki el değil GÜÇ / KUVVET anlamında MECAZİ olarak alınmalıdır.

Özellikle MECAZlar konusunda uyarılmayan ve Ali İmran 7 ayetinden bir çıkarım yapamayan birçok İlahiyatçı bile sanki bütün ayetler MUHKEM Ayetler gibi okumakta ve düz anlamları ile bir çıkarımda bulunmaktadırlar.

MUHKEM konusunda da bir açıklama yapalım:

Muhkem ayetler: “Hüküm içeren” demektir. İçerisine insanları kargaşadan ve zulümden engelleyen ilkelerin bulunduğu ayetler demektir. Ki bu ayetler açıktır, nettir ve tekbir anlam ifade ederler. Bu ayetlerden ikinci ve üçüncü……başka bir anlam çıkarılamaz.

Bence 14 asırdır yapılmayan yapılmalı ve bir HEYET oluşturarak MÜTEŞABİH ayetler ve MECAZ ve TEŞBİHler üzerine geniş kapsamlı bir araştırma ve soruşturma yapılmalı ve ARAPÇI (rivayetçi) gelenekten çıkarak KUR’ANCI bir gelenek oluşturmalı ve Allah’ın Ali İmran suresi 7. ayetteki ayırımı önemseyerek özellikle Kâinat ayetleri ile (tarih, yer, madde, doğa yasaları) KUR’AN ayetlerini karşılaştırmalıyız.

Bugünkü yaygın inanışa göre: NEBİ_ELÇİlerin   NEBİ_ELÇİliğini kanıtlaması için gösterdikleri doğaüstü olaylara MUCİZE denmekte ve bu MUCİZEler karşısında ki muhataplarını ACZ’e düşürmüş ve bir kereye mahsus olmuş bitmiş ve NEBİ_ELÇİ haricinde kimselerin yapmasının mümkün olmayan iş ve oluşlardır. Bu mantık ve tarif gerçekten doğru olsa idi Kehf suresinde anlatılan 300 yıl uyuma MUCİZE si hangi NEBİ_ELÇİ tarafından gösterilmiştir? Fil suresinde gerçekleşen O Mucizeyi hangi NEBİ_ELÇİ ile göstermiştir? Ayrıca bir kereye mahsus yaşanan şeylerse MUCİZEler, Araf suresi 133 de anlatılan Tufan, Çekirge ve Kurbağa MUCİZEleri yüzyılımızda da defalarca tekrarlanmakta değil midir? Hz. İsa alatenlileri iyileştirmiş ve körlerin gözünü açmıştır peki ondan sonra alatenlileri iyileştiren çıkmamış ya da körlerin gözü açılmamış mıdır?

Kur’an-ı okuyan, düşünen ve araştıran insanlar ya da bazen kulaktan dolma dini bilgileri olanlar bile zaman zaman sorular sorarlar. Aşağıdaki soru ve düşüncelerin bir kısmı sizin de aklınızdan muhakkak geçmiştir:

1) Eski yüzyıllarda birçok NEBİ_ELÇİ gelmiş ve birçok Mucizeler gerçekleşmiş. Peki, neden bu yüzyılda NEBİ  gelmez ve o mucizelerin benzerleri görülmez? Yani 100 yılda bir ya da 300 yılda bir en azından 500 yılda bir NEBİ_ELÇİ  gelebilirdi. Neden 610 lu yıllarda kesilmiş ve sonlanmış?

2) Lut kavmi, Salih kavmi ve birçok kavimlere önce tebliğ yapılmış sonrada NEBİ_ELÇİ  ve inananlar oradan çıkarılarak kavimler ya bir deprem ya da volkan patlaması gibi doğa olayları ile helak edilmişlerdir. Fakat ne hikmetse Nuh  NEBİ_ELÇİye  aylarca gemi yaptırılır ve birde her hayvan türünden bir çift gemiye alınması istenmiştir. Neden Nuh’u da kavminden çıkarıp orayı helak etmek varken Nuh’a aylarca gemi yaptırılır?

3) Meryem kavminde iffetli bir bakire iken, Cebrail gönderilip bir çocuk müjdelenir. Allah’ın emri olduğu halde, melek gönderildiği halde doğum esnasında bile öleydim de böyle bir olayı yaşamasaydım dediğini Kur’an anlatmaktadır ve babasız İsa doğar. Böyle bir olay Meryem’e ve İsa’ya neden yaşatılmıştır?

4)- Kehf suresindeki o genç adamları neden 300 yıl uyutmuş sonrada diriltmiştir? 80 ya da 100 yıl uyutsa o ülkede birkaç nesil ölecek ve zaten onları tanıyan çıkmayacaktır. Neden 300 yıl ve eklenen 9 yıl nedir? Neden 309 yıl değildir?

Bu ve buna benzer sorular asırlardır düşünülmekte ve sorulmaktadır.

Kur’an Kıssalarının Sistematiğinde bu soruların hepsinin cevabını akıl ve mantık sınırları içinde bulacak ve Kur’an’ı anladığınız lisan ile okurken elinizin altında KILAVUZ bir kitap olarak bulunduracağınızdan şüphem yoktur.

Kur’an Kıssalarının Sistematiğini daha iyi anlaşılır kılmak için bazı benzetmeler yapmam gerekiyor. Bir an için bir zaman makinamız olduğunu düşünelim ve bu yüzyıldan üç beş teknolojik aleti de alarak 5000 yıl evveline gidebilme imkânımız olduğunu hayal edelim. Oradan da iki insanı günümüz dünyasına getirelim. Şimdi O yüzyılda yaşayan İnsanların bilinç düzeyinin ne kadar az olduğunu bildiğimiz için örneğin televizyonu açtığımızda o kutuya O insanların nasıl girdiğinin cevabını veremeyecekler, sizin bir büyücü olabileceğinizi ya da cinlerin vasıtası ile bu işleri yapmaya çalıştığınıza inanacaklar, size saldırmak için yanaşırlarsa elektrikli copunuzu dokundurduğunuzda çarpıldıkları için size İlahi bir sıfat yükleyeceklerinizden hiç şüpheniz olmasın.

Tarihi süreçte de  NEBİ_ELÇİ dönemindeki insanların bilinç düzeyleri az olduğu için ve o yüzyıla kadar hiç görmedikleri ve akıl erdiremeyip acze düştükleri her olay birer MUCİZEdir. Kur’an’da da MUCİZE’ler sadece anlatılmış ve DETAY’a inilmediği için maalesef bir kıyamet yalan yanlış anlatı ve rivayetler türemiştir. Bir kaç örnek verelim:

1)- Kur’an bildirir ki İbrahim’i ateşe atmışlar, Allah ateşe serin ol demiş ve İbrahim ateşten kurtulmuştur. Peki, nasıl kurtulduğu anlatılmadığı halde rivayetler yolu ile anlatılanları okudunuz mu? Ateşi gül bahçesine çevirmiş! İbrahim ateşin içinde bir hafta kalmış ve ateş tamamen sönünce çıkıp gelmiş! Ateş suya, ateşin içindeki odunlarda balığa dönüşmüş! Peki, hangisi doğru? Allah bize Kur’an’da bildiremez miydi Ben o ateşi gül bahçesine çevirdim ve İbrahim oradan kurtuldu. Yok, hayır rivayetçiler daha iyi biliyor ve ince DETAYına kadar anlatıyor!!!

2)- Kur’an bildirir ki: Hz. İsa Allah’ın izni ile ölüleri diriltir, körlerin gözünü açar, alatenlileri iyileştirirdi. Pekâlâ; İsa bu olayları nasıl gerçekleştirdiğinin DETAYını vermez. Sadece bir ayette konu eder. İnsanlar şöyle düşünür: İsa ölünün başına gelmiş ve iki dua okuyup birde ölünün üzerine üflemiş ve adam dirilmiştir. Körlerin gözünü de dua ile açar ve alatenlileri de dua ile iyileştirir. Peki, gerçekte orada neler olmuş, neler yaşanmış ve olaylar ve mucizeler nasıl gerçekleşmiştir?

3)- Bu anlatılanlardan başka birde meallerde çevirilerden kaynaklanan hatalardan dolayı bir kıyamet MUCİZE‘lerimiz olmuştur. Kur’an ileriki yüzyıl insanlarına mesaj vermek için bazı olayları müteşabih yani teşbih yani benzetmelerle ve bazen mecazi olarak anlatmış fakat müteşabih ve muhkemler çoğu kez birbirine karıştırılarak her olay bir MUCİZE ye bağlanmıştır.

Örnek vermek gerekirse: Hz. Süleyman sihirli halıya benzer gibi rüzgârlara biner, birkaç aylık yollara gider gelir sonrada kuşlarla konuşurmuş. Hele Hüdhüd diye bir kuşu var ki sormayın gitsin, bütün dini bilgileri biliyor. Hz. Süleyman karıncalarında güya lisanlarını biliyor hatta karıncanın sesini yüzlerce metre öteden ordusu ile gelirken duyabiliyormuş!!!

4)- Hz. Musa Yahudilerden inek istiyor ve getirilen ineği kesip bir parçasını öldürülen adama vurunca adam diriliyor ve katilini söylüyormuş. Hz. Musa adam diriltiyor fakat Yahudilere gönderilen bu peygamberin bu MUCİZEsini nedense hiçbir Yahudi bilmiyor. Neden acaba? Araştırın bakalım hiç bir Yahudi kültüründe bu olay bahsedilir mi?

5)- Sormayın bir de Hz. İsa’nın bebekken beşikte konuştuğunu iddia ederler Meal ve tefsirciler fakat hiç bir Yahudi ve Hristiyan kendilerine gönderilen bu NEBİ_ELÇİnin bebekken konuştuğunu hatırlamaz ve bilmez. Düşünün yeni doğmuş bir bebek beşikte iken konuşuyor ve NEBİ_ELÇİliğini iddia ediyorsa bütün ülkede bu hayret verici olay olarak duyulur ve oraya onu görmek için akın edilir ve tevatür ve rivayetlerle ülkenin diğer uçlarına kadar bu haber duyulur ve asırlar boyunca da hatırlanır ve unutulmaz. Fakat ne hikmetse bu olayı Hristiyanlara anlatsanız size güler geçer, inanmaz. Çünkü onların literatüründe böyle bir olay kesinlikle yoktur.

Bu soruların cevabını sayfalar ilerledikçe alacak ve bu kitabı bitirdiğinizde Kur’an’ı yeniden okumaya başladığınız anda aslında neler olduğunu ayetlerin içine girerek anlayacak ve bu kadar uydurmaların Kur’an meal ve tefsirlerine nasıl girdiğine hayretle şahit olacaksınız. Bu kitabı okumaya başlarken okuyucudan istediğim bir kaç şey var:

– Ön yargıları bir kenara bırakmak.

– Daha önce okuduğu bazı bilgi ve meallerin hatalı olabileceği gerçeğini bilmek.

– Kafa yapısına uymasa bile sonuna kadar okuma sabrını gösterebilmek.

KISSA ne demektir:

Arapçada kıssa kelimesi, (K.S.S.) kökünden türetilen bir kelimedir, çoğulu kasastır. Kelimenin kökünde; anlatmak, haber vermek, bildirmek, rivayet etmek, sözü nakletmek, hikâye etmek, izlemek, iz takip etmek, kesmek, vb. anlamlar bulunmaktadır.

Kısas kelimesi de aynı kökten türemiş, DENK‘i ile ceza vermektir Kur’an’ın bütününe baktığımız zaman büyük çoğunluğun KISSAlar olduğunu görüyoruz… Kur’an’daki bu KISSAlar neyin DENKidir hiç düşündünüz mü? Neyin izi sürülecektir aklınıza geldi mi? İşte KUR’AN KISSALARInın sistematiği ile neyin DENKi olduğunu ve neyin izini süreceğimizi görecek ve büyük bir KÂİNAT TERAZİsinin farkına varacağız.

 2-1

Kur’an Kıssalarının Anlattığı MUCİZE tarifi:

NEBİ_ELÇİsiz dönemde; her hangi bir yıl, yüzyıl ya da bin yılda görülecek yaşanacak ya da icat edilecek Tıp, Teknik ya da bir Doğa Olayının NEBİ_ELÇİ dönemlerinde bir NEBİ_ELÇİye ya da bir tarihi şahsiyet ya da şahsiyetlere bir DENKinin ya da bir BENZERİnin O Yüzyılda ya da O toplumda ilk defa yaşatılmasından ibarettir.

Mucizeyi ilk defa gören ya da yaşayan o toplum; (bilinç düzeyinde) ACZ’ e düşmüş, sonraları da bu olayı rivayet ve tevatür olarak aktarmış, çok zamanda efsaneleştirmiştir. Efsaneleştirilen ve anlam kaymaları yaşanan bu olayları da doğaüstü olaylarla süsleyip anlattıkları için sonradan gelen nesiller özellikle rivayet kültürü ile ileriki yüzyıllara taşımış, Kur’an’da akıl erdiremediği her olayı ve meallerdeki hataları MUCİZElerle açıklamaya çalışmış, Allah’ın her şeye gücü yettiğini bildiği içinde Allah’ın müdahale ederek doğa yasalarını bir an içinde olsa ters yüz ettiğine inandırılmıştır. Allah’ın tabiî ki her şeye gücü yeter. O, hayatın içinde birçok olaya müdahale etmekte, yönlendirmekte fakat hiçbir zaman koyduğu yasaları değiştirmeden bu işleri gerçekleştirmektedir.

Kur’an Kıssalarının Sistematiğini inceleyip araştırdıktan sonra insanın aklına, “Neden böyle bir SİSTEMATİK in oluşturulduğu“ sorusu geliyor. Hz. Âdemden başlayan ve Kıyamet günü ile sona erecek böyle bir SİSTEMATİK ‘ in oluşturulması ile ilgili aklıma gelen bir kaç düşünceyi paylaşmak istiyorum:

1-) Kâinatta yarattığı her şey çift yaratmıştır. (kadın-erkek), (uzun-kısa), (artı-eksi), (karanlık-aydınlık), (iyilik- kötülük), (cennet-cehennem) Akıl denen şeyin hep zıttı ile kıyas yaptığını bildiği için her şeyi çift

yarattığı gibi (NEBİler  dönemi-NEBİ olmayan dönem)ini de aynı yöntemle oluşturmuştur.

2-) NEBİ li dönemde gönderdiği mucizeler hep o devir insanlarının Bilinç düzeyinde ACİZ kalacağı şeylerdir. Kur’an’da da DETAYı ile anlatılmadığı için, insandan istenen şey Kâinat ayetleri ile KUR’AN ayetlerinin karşılaştırılması ve AKLIN işletilmesidir. Bunun için Kur’an’da bizim MUCİZE olarak anladığımız sözler Ayet ya da Ayat olarak geçer. Kâinattaki her MADDE bir AYETtir. Aslında Kur’an’daki her ayetin Dünya ve Kâinat üzerinde bir DENKi ve karşılığı vardır ya da var olacaktır. Şu anda gördüğümüz ve var olduğunu bildiğimiz maddelerin dışında (cennet ve cehennem gibi sadece tasvir edilip anlatılan) şeylerde ahiret hayatı ile var olacaktır.

3-) Zaman hep ileriye doğru aktığı içinde Bilinç düzeyinde ACZE düştükleri her olay TIP-TEKNİK ve DOĞA OLAYLARI vasıtası ile her dönem Bir DENK i ya da BENZERi ile gösterilecektir.

4-) Zamanın her hangi bir döneminde bu SİSTEMATİK i fark eden İnsanların ileri yüzyılda olacak olayları fark edip, araştırdığı bazı olayları (teknik-tıp) çağına taşıyabilir özellikle olmasını istediği için.

5-) Bakalım uydurmalarımı yoksa AKLA mı uyacağımızı denemek için. Dünya imtihan dünyasıdır ve milyarlarca yaşayan hayvana vermediği AKLI insana vermiş ve ondan istediği ve defalarca uyardığı (hala düşünmez misiniz)- (aklınızı işletmeyecek misiniz?) diyerek uyardığı bu konunun güncel kalmasını dilediği için. Her asırda ya da değişik zaman dilimlerinde yaşanacak ve görülen bu olaylar neticesinde insanlar Kur’an’a yönelecek ve her asırda Kur’an’ın DİRİ olduğu ve her dönem insanlara KILAVUZ olmasını dilediği içindir.

Bundan sonra okuyacağınız sayfalarda öyle gerçeklerle karşılaşacaksınız ki hatta “Bu benimde aklıma gelmişti” ya da “bu fikir benim aklıma neden gelmedi “ diye kendinize sorular soracaksınız. Her ne kadar halk dili ile yazıyor ve herkesin anlayabileceği bir kitap olmasını istiyorsam da bazı bölümler ağır gelebilir. Çünkü ilk defa duydukları ve okudukları şeyleri hemen ilk okumada anlayacaklarını beklemiyorum. Şayet böyle bir ihtimal olsaydı yüzlerce yıldır Kur’an okunuyor ve insanlar bu anlatıları çok iyi anlamış olmaları gerekirdi. İlerleyen sayfalarda tamamen bilimsel olaylara ve anlatılara rast geleceksiniz. Sürekli aklınıza ve mantığınıza müracaat edin. Şimdi derin bir nefes alın ve bölüm bölüm anlatılan Kıssalara geçiş yapın. Hadi kolay gelsin🙂

BAKARA MUCİZESİ (Müteşabih böyle olur)

Şimdi aşağıdaki meali internette bulunanlar 30-40 mealin olduğu sitelere girip hem Arapçasını hem de Türkçe anlamı ve meali ile birlikte karşılaştırabilirler. Sizler de ellerinizdeki Kur’an mealleri ile karşılaştırarak anlatacağımız bu 7 ayeti herhangi bir sayı ya da ebced olmadan yani herhangi bir sayı ile karşılaştırmadan ve ne Arapça anlamına nede Türkçe mealinde değişiklik yapmadan sadece aşağıda (PARANTEZ) içine aldığımız iki ANAHTAR kelimeyi çevirerek yukarıdan aşağı aynen kelime dizgisini bozmadan herhangi bir Arapçasında da değişiklik yapmadan yukarıdan aşağı okuyup bitirdiğimiz anda İNSAN BEYNİNDEKİ BİR HORMON’ a ulaşacağız.

Bakara suresi 67-73

67. Bismillahirrahmanirrahim. Bir vakit de Musa, kavmine demişti ki: “Allah size bir İnek (boğazlamanızı) emrediyor.” Onlar da: “Ay! Bizimle eğlenip alay mı ediyorsun?” dediler. O da: “O gibi cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım.” dedi.

68- Onlar: “Bizim için Rabbine dua et onun ne olduğunu bize açıklasın.” dediler. O da: “Rabbim şöyle buyuruyor: “Bir inek ki ne yaşlı, ne de genç, ikisi ortası bir dinç. Haydi, emrolunduğunuz işi yapın!” dedi.

69- Onlar: “Bizim için Rabbine dua et rengini bize açıklasın” dediler. O da: “Rabbim şöyle buyuruyor: Rengi bakanlara sürur veren sapsarı bir inek.” dedi.

70- Onlar: “Bizim için Rabbine dua et, onu bize iyice açıklasın; çünkü o inek bize (benzer)geldi. Bununla beraber Allah dilerse elbette onu buluruz.” dediler.

71- O da: “Rabbim şöyle buyuruyor: O, ne boyunduruk altına alınan ne de ekin sulayan, salma gezen ve hiç alacası olmayan bir inektir.” dedi. Onlar da: “İşte tam şimdi gerçeği ortaya koydun.” dediler. Bunun üzerine o ineği bulup (Boğazladılar) Neredeyse yapmayacaklardı.

72- ve o vakit birini öldürmüştünüz de, katili hakkında birbirinizle atışmış, üstünüzden atmıştınız. Hâlbuki Allah gizlemiş olduğunuzu açığa çıkaracaktı.

73- Onun için dedik ki: “O’nun bir kısmı ile O’na vurun…” İşte böyle, Allah ölüleri diriltir ve size ayetlerini gösterir, taki aklınızı başınıza alasınız.

Yukarıdaki meallerden anladığımız şey: Hz. Musa zamanında biri öldürülmüş ve katili aranmış, bulunamayınca da Hz. Musa’ya müracaat etmişler ve tarif edilen bir inek istenmiş ve bulunmuş ve 73. ayette de Allah böylece ölüleri diriltir demiş olduğudur. Sonunda Allah’ın ölüleri diriltmekten bahsetmesi ve bu anlatacağımız anlamı ile okuduğumuz zaman insan beynindeki bir HORMON a ulaşmış olmak tabiî ki beni beyin araştırmalarına da sevk etti. Ellerinizdeki meallere ve diğer meallerle karşılaştırdığınız zaman şu değişikliklere rast geleceksiniz:

1- BAKARA kelimesi = Kimin de İNEK, kimin de SIĞIR kimin de DÜVE olarak anlatılmış, Bakara: ansiklopedik anlamına baktığımız zaman bir inek ya da öküz cinsinden sığır olarak geçse de hiç bir Mealde ÖKÜZ kelimesine rastlayamazsınız. Çünkü bu ayetlerde geçen bakara = dişi inektir. Düve de ineğin küçük Olanına denir. İnek ve düve de Sığır cinsi olduğu içinde sığır olarak anılmasında bir mahsur görülmemiştir. Tabiî ki bu kelime MÜENNES olduğu için dişisi yani İnek olarak alınmıştır.

2- Birinci anahtar kelimemizdeki (boğazlayın) ise kesin ya da kurban edin olarak meallendirmişlerdir.

3- 73. ayette özellikle çoğu müfessirler (parantez arası) anlam kullanmışlardır.

Örneğin: Kesilen ineğin bir parçası ile öldürülen adama vurun, sığırın bir parçası ile ölen adama vurun gibi sadece Muhammed Esed (Yahudi kökenli olup Yahudi kültürünü bildiği için bu prensibi bu gibi olaylarda uygulayın diye çevirmiş ve Mustafa İslam hocamızda aynen onun mealini alarak diğerlerinden bu konuda ayrılmışlardır. Oysa bu kelimenin Arapça moda mod anlamı Elmalılı’nın Tefsirlerinde de açıkladığı gibi (O’nun bir Kısmıyla O’na vurun) dur.)

Bu değişiklikleri açıkladıktan sonra yukarıdaki ayetleri ve ANAHTAR iki kelimeyi açarak kelime yapısını bozmadan yukarıdan aşağıya anlamlandıralım.

Birinci anahtar kelimemiz Allah size bir inek (BOĞAZLAMANIZI) emrediyor cümlesindeki boğazlamak kelimesi Arapça olarak en tezbehû olarak geçen ZBH kelimesinin moda mod anlamı = BOĞAZIN YARILMASI dır.

Hayvanlar ellerinden ayaklarından değil sadece BOĞAZLARI YARILARAK işlem yapıldığı için müfessirler burada ZBH kelimesini görüp de aşağıdaki ayetlerde bir parçası ile vurulmasından bahsedince ineğin kesilmesi ya da boğazlanması ya da ineğin kurban edilmesi olarak çevirmişlerdir. Çünkü en yaygın anlam budur. Aynı kelimeden türeyen kurbanlık = ZiBH ve bizde de kullanılan meZBaHa kelimesi Hep hayvanların BOĞAZI YARILARAK yapılan işlem olduğu için bu yönde kullanılır olmuştur.

Meallerdeki değişikliklerde bundan dolayı kaynaklanmıştır. Kesin, boğazlayın, kurban edin gibi bizde kelime bütünlüğünü bozmadan açıklayacağız dediğimize göre BOĞAZIN YARILMASI olarak anlamlandıracağız. Fakat genelde müfessirlerin düşündüğü gibi DIŞ BOĞAZI değil İÇ BOĞAZI YARACAĞIZ: yarılmak = İkiye ayrılmaktır ve müfessirler burada hep ineğin dış boğazının yarılmasını düşünmüşlerdir. Şimdi biz BOĞAZ deyince ne anlıyoruz?

Örneğin boğazlı kazak ya da boğazımda sivilce çıktı ya da boğazıma bir şey kaçtı kelimelerindeki BOĞAZ kelimesi ikisi dış boğazı biri iç boğazı temsil etmektedir. Anatomik olarak bakarsanız aslında BOĞAZ kelimesi İÇ BOĞAZI temsil etmektedir.

İÇ BOĞAZI NASIL YARACAĞIZ? (ikiye ayıracağız)

3-1

3-2

Yani esnetin anlamı ile. Fakat Arapça bilenlerden hemen itiraz geliyor. Kardeşim Arapçada esnemenin kelime anlamı var diyorlar. Lakin biz Hz. Musa zamanından yani Kur’an’dan yaklaşık 2000 yıl evvelinden bahsettiğimiz için ve ayrıca Kur’an indiği dönem ve bugünkü Arapçanın farklılığını hatırlatıp ve ESNEME gibi “gayri ihtiyari” yapılan bir harekete o dönem ESNEME ismi vermemiş olabilirler ve ESNEME ye isim bile vermemiş bu topluma “esnetin” anlamı yerine gelebilecek (boğazın yarılması) anlamında olan ZBH kelimesi ile anlatılmış olması gayet olasıdır. Arap toplumlarında (esneme) gibi gayri ihtiyari yapılan bir harekete (esneme) isminin ne zaman verildiğinin tarihi bir kaynağı olmadığı için biz yine de (boğazın yarılması), tıpkı esneyen resimlerdeki anlamı ile okuyacak ve yorumlayacağız.

Şimdi 67. ayeti okuyalım:

“Bir vakit de Musa, kavmine demişti ki: “Allah size bir İnek (boğazını yarmanızı=esnetmenizi) emrediyor.” Onlar da: “Ay! Bizimle eğlenip alay mı ediyorsun?” dediler. O da: “O gibi cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım.” dedi.

Bizimle alay mı ediyorsun diyorlar Çünkü İNEKLER ESNEMEZ. Hz. Musa zamanında da ESNEMİYOR du tabiî ki. Bakın mesela Google ye girerek esneyen hayvanlar yazın ve arama motoruna basın yaklaşık 230.000 sayfa açılıyor.

Yüzlerce değişik hayvanların esnerken resimlerine rast geleceksiniz. Kediler, köpekler, atlar, aslanlar, vaşaklar, develer, kurtlar hatta yılanlar ve ülkemizde bulunmayan iguana ve daha birçok hayvan türünün resimlerine rast geldiğiniz halde bu kadar yaygın olan SIĞIR RESMİ göremeyeceksiniz. Çünkü bilimsel olarak İnekler esnemez.

Bu cevap karşısında Hz. Musa da bir peygamber olduğunu hatırlatıp Allah’tan vahiy aldığını da söyleyerek cahillerden olmaktan sakınırım böyle vahiy geldi deyince İŞİN gerçek olduğunu anlıyorlar ve:

68 ayet: – Onlar: “Bizim için Rabbine dua et onun ne olduğunu bize açıklasın.” dediler. O da: “Rabbim şöyle buyuruyor: “Bir inek ki ne yaşlı, ne de genç, ikisi ortası bir dinç. Haydi, emrolunduğunuz işi yapın!” dedi.

 

Etraflarında esneyen İnek göremedikleri için bari bu esneyen İneği tarif et diyorlar. Ne yaşlı nede genç ikisi ortası deyince yine bakıyorlar ki esneyen inek yok ve tekrar danışıp sormak ihtiyacı duyuyorlar ve:

69. ayet: Onlar: “Bizim için Rabbine dua et rengini bize açıklasın” dediler. O da: “Rabbim şöyle buyuruyor: Rengi bakanlara sürur veren sapsarı bir inek.” dedi.

Bu sefer renginin sarı olduğu bildiriliyor ve etraflarında sarı inek var fakat esneyen inek yok. Sonraki ayette farklı bir soru gelecek ve ikinci anahtar kelimemiz devreye girecek.

70. ayet: -Onlar: “Bizim için Rabbine dua et, onu bize iyice açıklasın; çünkü o inek bize (benzer) geldi. Bununla beraber Allah dilerse elbette onu buluruz.” Dediler.

Orta yaşta inek arayıp sonrada sarı inekler de esneyenini arayıp bulamayınca, bir anlam veremedikleri için Musa bize bu inek (BENZER) geldi olarak meallenen ve çoğu meallerde bu inekler biri birine benzer olarak açıklanan bu ayetlerdeki İkinci (ANAHTAR) Arapça kelime: (teşâbehe)kelimesidir.

Teşâbehe kelimesinin kök anlamına baktığımız zaman TŞBH= benzetme, yani bizim Türkçemizde ve edebiyatımızda da çok sık kullanılan TEŞBİH yani farklı benzetmedir. Örnek vermek gerekirse cin gibi çocuk, ya da cennet gibi vatan benzetmeleri hep TEŞBİH yapmakla Yani benzetme ile alakalıdır. Hatta teşbihte (benzetmede) hata olmaz deriz genelde.

İşte bu 70. ayette de Musa’nın etrafında bulunan insanlar Musa bize bu inek TEŞBİH yapılıyor gibi geldi deyince aşağıdaki ayetteki Bu sorularının cevabı geliyor:

71. ayet: – O da: “Rabbim şöyle buyuruyor: O, ne boyunduruk altına alınan, ne de yeri sulayan, salma gezen ve hiç alacası olmayan bir sığırdır.” dedi. Onlar da: “İşte tam şimdi gerçeği ortaya koydun.” dediler. Bunun üzerine onun (boğazını yardılar = esnettiler). Neredeyse yapmayacaklardı.

 

Yüzyıllardır belki de çok dikkat edilmeyen bir gerçeklik var bu ayette zaten inekler ÇİFT sürüp boyunduruk altına alınmazlar. Bu gerçeği hem Allah biliyor Hem de Hz. Musa ve Musa’nın çevresindekiler biliyor. Diyorlar ki İşte tam gerçeği dile getirdin, çünkü inekler çift sürmez ve bu gerçekten TEŞBİH. Yani benzetme.

Yüzlerce yıldır inekler çifte sürülüp boyunduruk altına alınmaz. Çünkü koca memeleri ile süt veren inekleri çifte sürerlerse sütten kesilir ve 50 lira iş yapacaklar diye 500 liralık zarara uğramak istemez çiftçiler ve hayvancılık yapanlar. Bunun için devesini atını ya da bu işi yapabilecek başka bir hayvan bulunur fakat süt veren ineklerini ahırda tutarlar…

İşte şimdi yapılacak en önemli iş bu TEŞBİH = benzetme yapılanı bulmaktır. Bu ayetlerde Allah, öküz isteyebilirdi. Özellikle inek istediğine göre, ineğin vasıflarını taşıyan bir benzetme olmalıydı.

İnekle öküzü biri birinden ayıran belirgin özellik nedir? Her iki cinste de boynuz olabilir, derileri ve renkleri aynı olabilir ama ilk bakışta göze çarpan özellik ineğin MEMELİ olmasıdır.

3-3

3-4

Aramamız istenilen (teşbih=benzetme inek), öncelikle MEMELİ olmalıydı diye düşündüm. Ayrıca yeri sürmeyen ve boyunduruk altına alınmayan inek istendiğine göre bu (teşbih-benzetme) MEMELİ ya denizde ya da havada olmalıydı. Çünkü ne denizde nede havadaki canlılar ne yeri sürüyor nede boyunduruk altına alınıyordu. Araştırmaya denizden başladım bütün balıklar yumurtluyordu sadece balina, yunus ve foklar MEMELİ idi. fakat 69. ayette renginin sarı ve üzerinde benek olmaması gerekiyordu. Denizde sarı balıklar vardı fakat memeli değildi. Memeli olanlarda da sarı rengi yoktu. Demek ki yüzümü gökyüzüne çevirmem gerekiyordu. Gökyüzünde de yüzlerce kuş türü vardı ve hepsi yumurtluyordu. Fakat Allah, sadece tek bir türü MEMELİ yaratmıştı. Evet, evet sadece tek tür Yarasalar…

Peki, 69. ayette belirttiği gibi sarı renkli ve hiç alacası olmayan bir türü var mıydı?

Tabii ki vardı vampir yarasalar.

3-5

İşte (TEŞBİH= BENZETME) yapılan (sarı renkli) MEMELİ vampir yarasa idi.

Şimdi asıl istenen şey İNEK in esnemesi değil (Teşbih = Benzetme) MEMELİ olan YARASA nın esnetilmesidir. Peki, bu yarasayı nasıl esneteceğiz. Günümüz dünyasına dönelim ve bu sorunun cevabını alalım. Günümüz şartlarında ve tıbbi olarak düşünelim lütfen. Şayet uyutun denseydi uyku ilacı vururduk değil mi? Yarasayı esnetin dediğine göre bizde yarasayı esneten ilacı bulur şırıngaya koyar ve Ona enjekte ederdik değil mi? Şayet yarasa esnemeye başladı ise aradığımız ilaç doğru demekti. Şimdi elimizde bir yarasa ve diğer elimizde de içerisine onu esnetecek ilacı koyduğumuz şırınga var ve yarasaya enjekte ediyoruz. Evet, esnemeye başlıyor demek ki ilaç doğru. Şimdide aynı şırıngayı ölen adama doğrultun ve 73. ayeti okuyun. Onun bir kısmıyla ona vurun. Allah böylece ölüleri diriltir demiyor mu?

Onun (şırıngadaki ilacın) bir kısmıyla Ona (öldürülen adama) vurun. Aslında ölen adamı hayata döndürecek ilaç aynı zamanda yarasayı esnetiyor.

 

BU BİR FORMÜLÜN TARİFİ

Şırıngadaki ilacı da merak ettiğinize eminim = oksitosin hormonu. İnsan beyninin hipofiz bezinde yer alan bir hormon. Gökyüzünün tek memeli hayvanı olan yarasayı esneten ilaç = insan beynindeki bir hormon. Bu sizce tesadüf mü? Yoksa Allah’ın gizemli yollarında birimi?

Şimdi Bakara 67-73 ü bu anlamları ile meallendirelim:

Bismillahirrahmanirrahim

67. Musa, kavmine: Allah bir inek esnetmenizi emrediyor, demişti de: Bizimle alay mı ediyorsun? (inek esner mi)demişlerdi. Musa da: Cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım, demişti. (vahyi bildiren peygamber yalan mı söyler)

68. “Bizim adımıza Rabbine dua et, bize onun ne olduğunu açıklasın” dediler. Musa: Allah diyor ki: “O, ne yaşlı ne de körpe; ikisi arasında bir inek.” Size emredileni hemen yapın, dedi.

69. Bu defa: Bizim için Rabbine dua et, bize onun rengini açıklasın, dediler. “O diyor ki: Sarı renkli, parlak tüylü, bakanların içini açan bir inektir” dedi. (Bu tarifte inek vardı ama esneyen inek yoktu)

70. “(Ey Musa!) Bizim için, Rabbine dua et de İnek bize teşbih yapılıyor gibi geldi. İnek teşbih mi yani? Eğer böyleyse biz Allah’ın izni ile bunu bulacağız dediler

71. (Musa) dedi ki: Allah şöyle buyuruyor: O, henüz boyunduruk altına alınmayan, yer sürmeyen, ekin sulamayan, serbest dolaşan (salma), renginde hiç alacası bulunmayan bir inektir. “İşte şimdi gerçeği anlattın” dediler Çünkü inekler zaten çift sürmez gerçekten İnek teşbih “başka bir şeye benzetme” ve o teşbih edilen ineği (Yarasayı)arayıp buldular ve esnettiler. Az kalsın yapmayacaklardı.

72. Hani siz bir adam öldürmüştünüz de onun hakkında birbirinizle atışmıştınız. Hâlbuki Allah gizlemekte olduğunuzu ortaya çıkaracaktır.

73. “Haydi, şimdi (Teşbih memeliyi esneten ilacın) Bir kısmıyla (öldürülen adama) vurun Böylece Allah ölüleri diriltir ve düşünesiniz diye size ayetlerini gösterir.

Bakın, yukarıda dediğimiz gibi sadece İKİ ANAHTAR kelimeyi açarak ve

Meallerdeki kelimelerin yerini değiştirmeden ve iki anahtar kelimenin gerçek anlamına müdahale etmeden yola çıktık ve hiç bir matematiksel formüle başvurmadan açıkladığımız ayetlerin sonunda İnsan beynindeki bir HORMON’A ulaştık. Aslında MÜTEŞABİH AYET lerin gücünü göstermedeki en önemli ayetlerdir bakara 67-73…

Şayet tefsircilerin söylediği gibi kesilen ineğin bir parçasıyla ölen adama vurup adam dirilip katilini söyleseydi çok büyük MUCİZE olur ve özellikle Yahudi toplumu içinde bir efsane olan Hz. Musa’nın bu MUCİZE si asırlardır dilden dile dolaşırdı. Fakat maalesef ne Yahudilerde ne Hristiyanlarda ne Tevrat’ta nede İncil’de bu konu geçmez. Bariz yalan olan bir kaç rivayet vardır umarım bu rivayetleri de çıkarır atarlar meal ve tefsirciler.

Ayrıca Kur’an’da Hz. Musa’ya 9 MUCİZE verdiği yazılmıştır.

Neml suresi – 12 “Elini koynuna sok da kusursuz bembeyaz çıksın. Dokuz mucize ile Firavun ve kavmine (git). Çünkü onlar artık yoldan çıkmış bir kavim olmuşlardır.”

PEKİ, NEDİR BU 9 MUCİZE?

1. İlk peygamberlik verildiğinde bildirilen asanın yılan olması

2. Elini koynuna sokup elinin apak çıkması

3. Asayı uzatıp denizi ikiye yarması

4. Bakara 60 da adı geçen Asasını kayaya vurup 12 pınar akıtması

5.6.7.8.9. — Araf Suresi 133 de bildirilen tufan, çekirgeler, kan, buğday güvesi, kurbağalar.

Tefsirciler farkına varmadan 10. mucizeyi “adamı dirilterek” yaratmışlardır.

Peki, Tevrat’ta buna benzer bir hikâye var mıdır? Katili belli olmayan bir cinayet işlendiğinde katili ararlar fakat bulamazlarsa yüzlerce yıldır gelen “Kefaret” uygulanır. Bu konudaki kefaret ne demektir nasıl gerçekleşir:

Tevrat Tesniye 21 bap. 1-9 ayetler:

Eğer katil bulunmazsa bir inek kesilir oradaki zanlı tutulan insanlar kurban edilen ineğin başına sırayla gelir ve ellerini yıkarlarken şöyle der:  Elimiz bu kana değmedi gözümüzde bu kanı görmedi.  Bir nevi zan altında kalmaktan yemin ederek kurtulurlar ve Kan yerde kaldığı için asıl suçlunun cezasını Allah vermesini dileyerek oradan ayrılırlar. Kur’an’daki bu ayetler oradaki olaya bir gönderme gibidir. Bakara suresi 72. ayet: hani siz bir adam öldürmüştünüz de onun katili hakkında birbirinizle atışmıştınız. Allah gizlediklerinizi ortaya çıkaracaktır Tefsirlerde bu ayetlerin açıklamaları için bazı rivayetler vardır. Hz. Musa zamanında çok zengin bir adam varmış ve bu adamın bir yeğeni varmış, amcasını öldürüp malına konmak istemiş ve amcasını öldürmüş…

Hz. Musa’ya müracaat etmişler ve bir inek istenmiş böyle bir inek bulunmuş Fakat sahibi ağırlığınca para istemiş ve sonunda ineği satın almışlar ve kesip Bir parçası ile adama vurmuşlar adam dirilmiş ve katilini söylemiş ve sonra yeniden Ölmüş… Şimdi mantıksal olarak bu rivayetlerin ne kadar YALAN ve uydurulmuş Olduğunu kanıtlayacağız hep beraber.

Bu olay nerde geçiyor? Hz. Musa zamanında. Ve Hz. Musa çevresinde Yahudiler var ve bu rivayetteki olay gerçekleşse Ve adam dirilse zaten Hz. Musa onlarda efsane bir peygamberdir ve bir peygamberin ÖLÜ bir adamı diriltmesi dünyanın en büyük MUCİZE sidir ve dilden dile aktarılarak Tevatür ve rivayetlerle yüzyıldan yüzyıla aktarırlardı. Şimdi Tevrat’a bakıyoruz Böyle bir olay yok. Yahudi literatürüne bakıyoruz. Hz. Musa’nın ölüyü dirilttiği İle tek bir yazı yok. Ve yaklaşık 1500 yıl geçiyor aradan ve İsa geliyor ve Hristiyanlara bakıyoruz tek rivayet ve anlatı yok Hz. Musa’nın ölü diriltme olayı İle ilgili peki bizim yalancı rivayetçiye bu RİVAYET yaklaşık 1500 +600 +700 =2800 Yıl sonra nereden geldi hem de detayıyla. Bir rivayet gelecekse ilk kaynaktan ileri doğru akar. Maalesef bizim ilahiyatçılarımızda araştırmadan düşünmeden,  Yahudi kültürünü ve literatürünü incelemeden bu rivayeti hem de KUR’AN meal ve tefsirlerine almışlardır. Umuyorum ki bu rivayetler çöpe atılır.

                + + +

Şayet bu ayetler ileriki yüzyıllara mesaj veren ayetlerse ve insan beynine müdahale edilerek, bazı ölüm şekillerinde hayata dönmek gerçekleşirse ilk anda soğuk duş etkisi yapıp bütün dünyada konuşulacak hayret edilecek ve MUCİZE olarak anılacaktır. Ta ki ne zamana kadar? Tıp, İlim, Fen ilerledikçe insan beyninin çalışması, fonksiyonları bilimsel olarak çözülmeye başlandığı anda mucize olmaktan çıkacak ve normal sıradan bir olay olarak Tarihin tozlu sayfalarında yerini alacaktır. Nasıl ki kalbe müdahale edilerek hayata dönmek mümkün oluyorsa beyne müdahale edilerek de insanlar hayata dönebilecektir. Umarım o çağa gelmişizdir.

Bu araştırmaya başlamam ve devam etmem için öyle şeylerle karşılaştım ki bunları değerlendirerek bir sıralama yapmam gerekiyor:

1. Bu surede istenen bakara, İnek olmasaydı, şayet öküz istenilseydi MEME li aramayacaktım.

2. Bu yaşıma kadar çift süren inek görmediğim gibi duymamıştım da.

3. Gökyüzünde milyonlarca kuş yumurtluyordu ve sadece bir türü MEMELi idi yarasalarda diğer kuşlar gibi yumurtluyor olsaydı.

4. Denizde de balinalar foklar, yunuslar MEMEli idi ama Sarı renkli olanı yoktu…

5. Yarasa türlerinde de sarı renkli yarasa olmasa idi…

6. Birçok hayvan türü gibi ineklerde esniyor olabilseydi…

7. İnek örneğinde olduğu gibi yarasalarda esnemiyor olaydı…

8. 73. ayette gerçekten (kesilen ineğin bir parçasıyla vurun) yazıyor olsaydı. (O’nun bir kısmıyla O’na vurun) diyerek yoruma açık olmasaydı.

9. Yarasayı esneten ilaç doğada ki bir ilaç değil. İnsan beynindeki bir HORMON tarif edilmeseydi.

HİPOFİZ BEZİ:

Hipofiz bezinin beyindeki görevi Hipotolomustan aldığı sinyalle gerekli olan hormonu kana bırakmak ve bu hormonlarında kan dolaşımı ile vücudun her yönüne gitmesi ve gerekli bezler tarafından alınmasıdır, fakat doğal olmayan (ANİ) = (AKUT) ölümlerde insan beyni durduğu için hipofiz bezindeki bu hormon salgılanıp başka bir beze gidememekte ve görevini yapamamaktadır.

Çünkü kan dolaşımı yoktur. Beyin ölümü olarak kabul edilen ölümlerde, aslında beynin sinir sistemini kapatmasından ibarettir. Ani ölümlerde ve tıbbi ölümlerde yapılacak iş tıbbi müdahaledir.

Beyin ölümleri olarak kabul edilen ölümlerde makineye bağlıda olsa nefes alınıp verilmekte ve kan dolaşımı gerçekleşmekte olduğu için oksitosin hormonu damardan verilecek ve bu hormon kan dolaşımı ile beynin sinir sistemine bağlı olan epifiz (pineal) beze giderek orada görevini yapacaktır.

Boğulma, kan kaybı, vurulma, kaza, kalp krizi gibi AKUT -(ANİ) ölümlerde yapılacak iş ise kan dolaşımı olmadığı için KALP_AKCİĞER cihazına bağlanılacak, dolaşım sağlandıktan sonra da damardan verilecek oksitosin hormonu aynen beyin ölümlerinde olduğu gibi beynin sinir sistemine bağlı olan epifiz bezine ulaştığı anda görevini yapacaktır.

Araştırmaya başladığım ilk yıllarda bir kaç profesör ve doktorla görüştüğümde şunu söylediler: “ Beyne 3-5 dakika oksijen gitmese beyin sinir hücreleri onarılmaz şekilde ölür “ Uzun zaman karamsarlık yaşamadım değil Ayetlerden çıkardığım sonuçlara bakıyorum hepsi yerli yerinde ama insan beyni neden müsait değil diye düşünüyordum. Taki 23 Nisan 2000 yılında Hürriyet gazetesindeki Ertuğrul Özkök beyin bir makalesini okuyana kadar Bu makalede Jean Carper adlı bir araştırmacının Your Miracle Brain adlı kitabından alıntılar vardı. Link:

http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=-149350&yazarid=10

Ertuğrul Özkök: Ölmüş bir aşk üzerine            3-6

Ertuğrul ÖZKÖK

Eski, şimdi hayatta olmayan bir arkadaşım günün birinde bana şöyle bir şey söylemişti: “Hiçbir şey ölmüş bir aşk kadar ölü değildir.” O günlerde bu, bana da çok inandırıcı gelmişti. Aşkın basübadelmevtinin olmadığına inanırdım. Hiçbir hayat öpücüğünün, atışları durmuş bir yüreği, heyecan nöronları susmuş bir beyni hayata döndüremeyeceğini düşünürdüm.

* * *

Ama geçen hafta okuduğum bir kitap, zihnime derin bir şüphenin tohumlarını attı. Ve o şüpheyle kendi kendime sormaya başladım.

Beyin kaç yaşından itibaren yaşlanır?

İnsan ne zaman yaşlanmaya başlar?

Felsefe, asırlardır bunun cevabını arıyor.

Jean Carper’ın “Your Miracle Brain” adlı kitabını okuyorum.

Yani, “Mucizevi Beyniniz”.

Dünyada beyin üzerine yapılan son bilimsel araştırmaları toplayıp, bundan sonuçlar

Çıkarıyor ve görüyorsunuz ki, bu mucizevi organımızla ilgili birçok tabu yıkılıyor. Kesin diye inandığımız genellemeler, kumdan şatolar gibi dağılıyor.

Artık biliyoruz ki, yaşlanma sadece gövde dediğimiz o mükemmel organizmanın yaşlanması değildir. En az, hatta ondan çok beynin yaşlanmasıdır.

* * *

İlk soru: Beynimiz kaç yaşından sonra yaşlanmaya başlar?

50 mi? İniniz.

40? Hayır ininiz.

30?.. 20?..

Yine bilemediniz.

Öyleyse 10 yaşında, yani daha çocukken.

Hâlâ bilemediniz.

Hür radikal teorinin babası sayılan Nebraska Üniversitesi öğretim üyesi Denham Harman’a göre, beynin yaşlanması, doğumdan önce, yani ana rahminde başlıyor.

Yani “Ben doğarken ölmüşüm” şarkısının, aslında bir gerçeği yarım yamalak yansıttığını söylüyor. İnsan doğarken değil, doğmadan önce ölmeye başlıyor.

Ama beni asıl ilgilendiren bir başka buluş. Beyin en çabuk ölen organımızdır.

Şimdiye kadar bilinen teoriye, yaşanan gerçeğe göre, üç-beş dakika oksijensiz kalan beyin hücreleri tamamen ölüyor. Ve onları canlandırmak mümkün değil.

Tıpkı arkadaşımın sözünü ettiği o ölü aşk gibi… Ama bu da doğru değilmiş.

Hollanda Beyin Araştırmaları Enstitüsü, sekiz saat önce ölmüş bir insanın beyin nöronlarını yeniden hayata döndürmeyi başarmış. Suni bir beyin sıvısı içinde hayata döndürülen nöronlar, yeniden oksijen yakıp, sinyal taşımaya başlamış.

Tıpkı, Hazreti İsa’nın, ölümünden üç yıl sonra yeniden hayata döndürdüğü Lazarus gibi. Jean Carper, “Beyin hücrelerinde Lazarus ruhu dolaşmaktadır” diyor.

* * *

Evet, yine o derin felsefi soruya geliyorum. Bir zamanlar bir arkadaşım, “Hiçbir şey ölmüş bir aşk kadar ölü değildir” demişti. Bir başka dostum da aşkın ölümünü şöyle tarif etmişti: “Bir zamanlar hayran olduğunuz o gözler, size budak deliği gibi gelir.”

Bilimin son buluşlarından sonra şimdi kendime şüpheci sorular yöneltmeye başlıyorum.  Acaba gerçekten öyle midir?

Buradan hareketle şu soruyu soramaz mıyız? İnsanı hayata bağlayan coşkular ve büyük keyifler kaybolduğu zaman bunlar yeniden canlandırılamaz mı?

Hayat ille de ölü balıkgözü gibi bakan griliklerden ibaret mi kalmalı?

İşte bu yüzden beynin derinliğine inen bu yeni buluşlar bana umut veriyor.

Beyin en çabuk ölen organımızdır. Şimdiye kadar bilinen teoriye, yaşanan gerçeğe göre, üç-beş dakika oksijensiz kalan beyin hücreleri tamamen ölüyor.

Ve onları canlandırmak mümkün değil. Tıpkı arkadaşımın sözünü ettiği o ölü aşk gibi…

Ama bu da doğru değilmiş. Hollanda Beyin Araştırmaları Enstitüsü, sekiz saat önce ölmüş bir insanın beyin nöronlarını yeniden hayata döndürmeyi başarmış.

Suni bir beyin sıvısı içinde hayata döndürülen nöronlar, yeniden oksijen yakıp, sinyal taşımaya başlamış.

+ + + + +

Tabii ki çalışmalarımı hemen hızlandırdım. Bu çok güzel bir gelişmeydi.

Bu kitap daha sonraları Türkçe olarak elime geçti Mucize Beyniniz adlı bu kitabın 49. sayfasını aşağıya kopya ediyorum:

Daha da ötesi, şeker ve oksijen yetersizliğinden dolayı sinirlerin dakikalar için çabucak ve geri dönüşü olmayan bir şekilde öldükleri fikrine meydan okundu. Amsterdam’ da bulunan Hollanda Beyin Araştırma Enstitüsündeki araştırmacılar, insan beyninde 8 saatten daha uzun süre ölü olan sinir hücrelerini dirilttiler. Otuz ölü insan beyninden alınmış ölü olduğu varsayılan sinir hücrelerinin, yapay serebrospinal sıvı ile yıkandıklarında tekrar yaşama döndüklerini ve oksijen yakma ve aksonlar boyunca sinir sinyallerini taşıma yeteneklerini yeniden kazandıklarını buldular.

Araştırmacılar, bazı bilinmeyen mekanizmaların sinirleri ölümden koruduğunu iddia ediyorlar. Sinirlerin şaşırtıcı bir şekilde yeniden hayata dönebilmeleri, beynin uğradığı zararın,  önceden düşünülenden çok daha geriye döndürülebileceği iddiasını ortaya çıkarıyor. Lazarus’un ruhu beyin hücrelerin içinde yaşıyor.

Hristiyan inancına göre Hz. İsa’nın dirilttiği adamın adıdır: Lazarus

Beyin sinir hücreleri gerçekten hemen ölmüyor ve mucizevi bir şekilde korunuyorsa o zaman doğru yoldaydım. Başka bir araştırma ise, dünyanın önde gelen bilim dergisi New Scientist ‘inde yayınladığı, İskoçya’daki Caledonian Üniversitesinden psikolog Cynthia McVeyin’in ölümden dönenlerle görüşerek yaptığı araştırma. Araştırma, kan kaybından kalp krizine asılmadan kafa kopmasına kadar birçok ölüm şeklinde asıl sorumlunun,  beyne oksijen gitmemesi olduğunu ortaya koydu.

BEYNE BELİRLİ SÜRE OKSİJEN GELMEYİNCE BEYİN SİSTEMİ KAPATIYOR

Beyin ölümlerinde ise farklı olarak sadece sinir sistemini kapatıyor olması görüşündeyim. Yapılacak olan şey: Sinir sisteminin çalışmasını sağlamak ve insanı hayata döndürmekten ibaret olmalıdır.

Maalesef yapılacak iş sadece damardan yapılacak bir iğneden ibaret olmasına rağmen (akut ölümlerinde) 19 yıldır bunu gerçekleştirecek bir yol bulamadım. İnternette tanıştığım İndigo dergisi sağlık editörü Gülşen Kaş hanımefendi ile bu konuyu uzun zaman konuştuk.

Sağ olsun dergisinde “ölü ölü değilse” başlığı ile ilgili bu konuyu anlatıp benim de çalışmamdan bahsetti. Aşağıdaki link adresi ve derginin o sayfasının kopyasıdır.

http://www.indigodergisi.com/arsiv/gulsen130.htm

Haber: Gülşen Kaş

Ölü, Ölü Değilse?

Daha da ötesi, şeker ve oksijen yetersizliğinden dolayı sinirlerin, dakikalar içinde çabucak ve geri dönüşü olmayan bir şekilde öldükleri fikrine meydan okundu.

Lazarus’un ruhu beyin hücrelerinin içinde yaşıyor

Amsterdam Hollanda Beyin Araştırma Enstitüsü’nde yapılan araştırmalar neticesinde araştırmacılar, insan beyninden alınan sekiz saatten daha uzun süre ölü olan sinir hücrelerini diriltmeyi başardılar.

30 ölü insan beyninden alınmış ölü olduğu varsayılan sinir hücrelerinin, yapay serebrospinal sıvı ile yıkandıklarında, tekrar yaşama döndürdüklerini ve oksijen yakma ve aksonlar boyunca sinir sinyallerini taşıma yeteneklerini yeniden kazandıklarını buldular.

Araştırmacılar, bazı bilinmeyen mekanizmaların sinirleri ölümden koruduğunu iddia ediyorlar. Sinirlerin şaşırtıcı bir şekilde yeniden hayata dönebilmeleri, beynin uğradığı zararın önceden düşünülenden çok daha geriye döndürülebileceği iddiasını ortaya çıkarıyor.

Ölümden Sonra Dirilme Üniversitesi

Tıbben ölü olarak kabul edilmiş insanları, öldükten sonra yeniden yaşama dönmeleriyle ilgili olayları araştırmak amacıyla, Pennsylvania Üniversitesi’nde “Diriliş Bilimi Merkezi” adıyla bir klinik açıldı. Tıp biliminde çok yeni olduğu belirtilen bu klinik, “tıbben öldükten sonra yaşama dönme” konusunda, National Geographic’in TV kanalında “Ölümden Geri Döndüm” isimli belgeselde ele alındı. Pennsylvania Üniversitesi’nde bir yıl önce açılan    “Diriliş Bilim Merkezi” araştırma görevlisi Dr. Benjamin Abella, konuyla ilgili şu açıklamaları yaptı:

Üçüncü evre 3-7

Klinik ölüm literatürde, kalbin durması ve beynin fonksiyonlarını yitirmesi şeklinde tanımlanmaktadır. Ancak son yapılan araştırmalarda “ölümle yaşam arasında” üçüncü bir evrenin varlığını ortaya koymaktadır. Araştırmacılar bu evrenin, insanın kalbinin durması ve beyninin fonksiyonlarını yitirmesiyle klinik ölümün gerçekleştiğini, ancak neredeyse tüm hücrelerin canlı kaldığı durum şeklinde tarif edilebilir olduğunu söylediler.”

Diriliş Bilim Merkezi, insanın öldükten sonra, ilaçlar ve kimyasallar yardımıyla yeniden yaşama döndüğünde, hücrelerinin nasıl hiçbir zarar görmediğini ve nasıl hiçbir şey olmamış gibi yaşama devam ettiği sorusuna da yanıt arıyor.

Ölümden dönenlerden biri olan Amerikalı Ward Kenz, Sioux Falls bölgesinde buzlarla kaplı göle düştükten sonra, kurtarma ekipleri tarafından yarı donmuş halde gölden çıkarıldı ve klinik olarak öldüğü açıklandı. Ancak “defibrilasyon” cihazının yardımıyla yeniden yaşama döndürülen Kenz, şu anda ölüme ait hiçbir iz göstermeden ve engelsiz olarak yaşamını sürdürüyor.

3-8Ölüm anının hissettirdikleri

Başka bir araştırma ise, dünyanın önde gelen bilim dergisi New Scientist’in de yayımladığı, İskoçya’daki Caledonian Üniversitesi’nden psikolog Cynthia McVey’in, ölümden dönenlerle görüşerek ve bilimsel incelemeleri bir araya getirerek yaptığı araştırma. Araştırma, kan kaybından kalp krizine, asılmadan kafa kopmasına kadar birçok ölüm şeklinde asıl sorumlunun, beyne oksijen gitmemesi olduğunu ortaya koydu.

McVey’in yaptığı araştırmaya göre ölüm anlarında şunlar yaşanıyor:

Yanmada şiddetli acı, yüksekten düşmede ise akciğer iflas ediyor.

Yanma: Yanıklar, çok şiddetli acıya yol açıyor. Sinir uçlarının yanması ile birlikte bu acı hissi bir süre sonra ortadan kalkıyor. Ardından kişi, biraz his kaybına uğruyor. Araştırma, yanarak ölen kişilerin asıl ölüm nedenin, çoğunlukla zehirli gazların solunması ve nefessizlik olduğunu gösteriyor.

3-9Yüksekten düşme: ABD’deki Golden Gate Köprüsü’nden atlayan 100 kişi üzerinde yapılan araştırma neticesinde kalbin patlaması, akciğerin iflas etmesi ve kırılan kaburgaların iç organlara zarar vermesi sonucunda öldüğü ortaya çıktı.

Boğulma: Araştırma, kişinin ilk anda büyük bir panik yaşadığını ve bu nedenle nefesini tuttuğunu gösteriyor. Nefesini tutan kişinin ciğerlerine su doldukça, bir yanma ve yırtılma hissi duymaya başlıyor. En son hissedilen şey ise sakinlik ve dinginlik oluyor. Kişi oksijen alamadığı içinde bilinci kapanıyor ve ölüm gerçekleşiyor.

Kafanın kopması: Uzmanlara göre beyin, kafa koptuktan saniyeler sonra bile fonksiyonlarını sürdürüyor. Fransa’daki raporlara göre 18’inci yüzyılda giyotinle idam edilenlerde gözlenen şeyin, kopan kafada 30 saniye kadar yüz mimiklerinin görülmesi oldu.

3-10Kan kaybı: Kişi 1,5 litre kan kaybettiğinde kendini halsiz, susamış ve korkmuş hissediyor. İki litre kan kaybettiğinde ise, baş dönmesi ve bilinç kaybı başlıyor.

Dekompresyon (basınç kaybı): Ani basınç kayıplarından kurtulanlar göğsüne vurulmuş gibi ani bir acı hissettiklerini anlatıyor. Eğer kan kaybı durdurulmazsa 15 saniyeden kısa bir süre içinde de bilinç kaybı yaşanıyor. 

Elektriğe kapılma: Elektrik akımına kapılma, kalbi durdurabiliyor. 10 saniye sonra da bilinç kendini kapatıyor. Elektrikli sandalyede idam edilen mahkûmların ölüm nedeni ise, beynin aşırı ısınması ya da boğulma oluyor.

Asılma: Yağlı urganla asılarak boğulan kişilerde 10 saniye içinde bilinç kaybı yaşanıyor. Fırlatma tarzı asılmalarda amaç, boynun kırılmasını sağlamak. Fakat bu yöntemle asılan mahkûmların ölme nedenlerinin de yine boğulmadan kaynaklandığı belirtiliyor. 

3-11Kalp krizi: Kalp krizi geçiren kişilerde en çok rastlanan olay, kaslara oksijen gitmemesi nedeniyle kişinin çırpınmaya başlaması oluyor. Daha sonrasında şiddetli göğüs ağrısıyla birlikte, kalbin normal ritmi bozuluyor, kalp atışları duruyor, bilinç kapanıyor ve ölüm gerçekleşiyor.

Zehirli iğne: ABD’de idamlarda kullanılan zehirli iğne yöntemi, doğrudan kalbin durmasına neden oluyor. Araştırmalar gösteriyor ki mahkûmlar bu esnada, yanma ve büyük acı hissediyor.

İnsan beyni yeniden çalıştırılabilir mi?

İzmirli araştırmacı Metin Durali, Kur’an-ı Kerim’deki Bakara suresinin 7 ayetinden yola çıkarak ve beyin konusunda yaptığı araştırmalar sonucunda ölen insanların, hipofiz bezinin salgıladığı oksitosin adlı hormonun epifiz bezine verilmesi suretiyle tekrar yaşama döneceğini iddia ediyor.

3-12Durali, bu iddiasını bakara suresinin 67–73 ayetlerinde Hz. Musa’nın döneminde geçen ve öldürülen bir kişinin tekrardan yaşama döndürülmesi ile ilgili olaya dayandırıyor. Olay da geçen boğazlama kelimesinin yaptığı araştırmalar sonucunda aslında esnetmek olduğunu söyleyen Durali, araştırmasını daha da derinleştirerek kastedilen hayvanın yarasa olduğu sonucuna varıyor. Metin Durali, yarasayı esneten maddenin hipofiz bezinin salgıladığı oksitosin hormonu olduğunu, ani ölümlerde (kan kaybı, vurularak ölme, bıçak darbesi, kalp krizi, boğularak ölme, nefes borusuna bir şey kaçıp da ölme) oksitosin hormonunu harekete geçiren maddelerin (hurmada da bulunan bir madde) epifiz bezine verilmesi suretiyle kişilerin yaşama döndürülebileceğini iddia ediyor. 3-13

Hipofiz bezi ve Hipotalamus’un önemi

Araştırmacılar, birçok ölüm şeklinde asıl sorumlunun beyne oksijen gitmemesi olduğunu söylüyor… 

3-14Genel olarak Hipofiz bezinin beyindeki görevi, Hipatolomus’tan aldığı sinyalle gerekli olan hormonu kana bırakmak ve bu hormonlarında kan dolaşımı ile vücudun her yönüne gitmesi ve gerekli bezler tarafından alınmasıdır. Fakat doğal olmayan ölüm şekillerinde insan beyni durduğu için hipofiz bezindeki bu hormon salgılanıp başka bir beze gidememekte ve görevini yapamamaktadır. Çünkü kan dolaşımı yoktur. Bunun için bu hormonun, tıbbi müdahale edilerek gerekli beze verilmesi gerekmektedir. Beyindeki bu bez, beynin arkasında bulunan ve bütün sinir hücrelerinin bağlantısı olan (epifiz) ya da (pineal) bezidir.

Bilim adamlarından yardım istiyor 

Metin Durali, ölen kişilere böyle bir uygulama yapmanın hiçbir kaybı olmadığını dile getirerek, Türkiye’deki bilim adamlarından yardım istiyor. Hollanda Beyin Araştırma Enstitüsüne başvuru yapmayı düşündüğünü ancak, bu iddiasının gerçekleşmesi durumunda öncelikle Türkiye’den dünyaya duyurulmasını istediği için şimdilik başvurusunu beklettiğini söylüyor…


Kaynaklar:

Amsterdam Hollanda Beyin Araştırma Enstitüsü

Araştırmacı Jean Carper, Mucize Beyniniz adlı kitabı

Çok basit anlatımlarla yazdığımı düşündüğüm özellikle bu bölümü yani Bakara Suresine adını veren ayetler (67-73) bölümünü okuyucunun bir anda parçaları birer birer birleştirerek bir resim meydana getirmesi oldukça zor olduğunu kabul ediyorum.

Bu güne kadar duymadıkları, rast gelmedikleri bir konu hakkında hemen algılamalarını beklemiyorum da. Tek istediğim bu bölümü birkaç kez okumanız, düşünmeniz ve araştırmanız olacaktır.

Peki diyelim ki bir çocuk boğazına bir şey kaçtı ve nefessiz kaldı ve beyin ve beden faaliyetleri durdu (öldü) ya da trafik kazası geçiren bir insan hastaneye geldiği zaman öldüğü (vücut ve beyin işlemleri durdu) ya da ayağından yaralanan biri hastane yolunda kay kaybından öldü (vücut ve beyin işlemleri durdu). Bu durumlarda ne yapılacak?

Yapılacak şey: Bir KALP-AKCİĞER cihazına bağlanarak kan dolaşımının sağlanması ve (belli miktarda) OKSİTOSİN HORMONU nun damardan verilmesi ve bu hormonun kan dolaşımı ile beyne ulaşıp epifiz bezinde görevini yaparak İnsanın yeniden beyin ve vücut faaliyetlerinin çalıştırılması olmalıdır.

3-15

Elinizde Kur’an-ı Kerim meal ya da tefsiri varsa benim mealimde farklı yazıyor diyorsanız, internetteki sitelerde 30-40 meali ve hem Arapçasını hem Türkçesini veren sayfalara ulaşabilir karşılaştırabilirsiniz.

Özellikle bu ayetlerde genellikle (–) parantez içinde açıklamalar ve eklemeler yaptıkları için Arapça anlamlarına bakmanızı tavsiye ediyorum.

Bölümün sonuna geldiğimde şu ayeti okurken düşünmenizi istiyorum:

Zümer suresi 42. Ayet: Allah, ölüm vaktinde canları alır, ölmeyeninde uyku zamanında canını alır, üzerine ölüm hükmettiği canı tutar diğerini eceli gelinceye kadar salıverir. İşte bunda düşünen cemaat için ibretler vardır.

Yanılmış olabilir miyim? Evet, olabilirim insanız neticede FAKAT YA YANILMADIYSAM! Bunun cevabı ancak bu deneyin sonucunda belli olacaktır diyorum ve bilim adamlarından, İlahiyatçılardan, tıp adamlarından yardım beklediğimi belirtiyor ve bu deneyin önce Türkiye’de olmasını ve gerçekleşirse Türkiye’den sesimizi duyurmamızı Allah’tan diliyorum.

Kusurlarım hatalarım varsa da Âlim olan Allah’tan af diliyorum.

Bismillahirrahmanirrahim

1. Rabbin fil ashabına neler etti, görmedin mi?

2. Onların kötü planlarını boşa çıkarmadı mı?

3. Onların üstüne ebâbil kuşlar gönderdi.

4. O kuşlar, onların üzerlerine pişkin tuğladan yapılmış taşlar atıyordu.

5. Böylece Allah onları yenilip çiğnenmiş ekine çevirdi.

1) elem tere: görmedin mi?

keyfe: nasıl (neler)

feale: yaptı

rabbu-ke: senin Rabbin

bi ashâbi: sahiplerine

el fîli: fil

2) e lem yec’al: ve kılmadı mı, yapmadı mı?

keyde-hum: onların tuzağı, hilesi

fî tadlîlin: zayi etme, boşa çıkarma

3) ve ersele: ve gönderdi

aleyhim: onların üzerine

tayren: kuş, uçan

ebâbîle: ebabil

4) termî-him: onların üzerine atıyorlar

bi hicâretin: taşları

min siccîlin: siccil’den

5)   fe: böylece

ceale-hum: onları kıldı, yaptı

ke: gibi

asfin: ekin yaprağı

me’kûlin: yenilmiş olan

Beş ayetten oluşan bir suredir. Tarihi bir olayı nakleder. Habeşistan kralının komutanı Ebrehe, Kâbe’yi yıkmak ister ve bunun için bir ordu hazırlar. Ordunun başında da fillerden kurulu bir birlik olduğu için Fil ordusu denmiştir.

Geleneksel öğreti ve rivayetler yine müteşabih ayet demeden şöyle yorumlar: Ebrehe, ordusuyla Mekke’ye saldırırken sürü sürü kuşlar gelir ve gagaları ile ayaklarında koca koca taşlar vardır ve fil ordusuna atar kafalarına ve vücutlarına gelen bu taşlar yüzünden birçok asker ölür ve yaralanır. Ordusu ziyan olan Ebrehe de kaçarken öldürülür.

Peki, tarih ne diyor? Kuşların taş atarak kazanılan bir savaş var mı? Hayır. Tarih kitaplarına nasıl geçmiştir? Büyük bir salgın baş göstermiş ve çiçek hastalığı bütün yarımadaya yayılmış ve yüzbinlerce insan ölmüş ve bu arada Ebrehe’nin ordusu da salgında büyük zarar görünce savaş kendiliğinden sona ermiş. Her şeyi mucizelere bağlayıp düşünmeyen, araştırmayan geleneksel öğreti bu onu da her zamanki gibi yanılmıştır. Peki, olay nasıl gelişmiştir ki bu rivayetler düz anlamı ile böyle anladıkları için yanlış yorumlamışlardır?

Ebabil; kırlangıç kuşuna benzeyen ve göçmen kuşlardır. Ebabil Arapça bir kelimedir (sürü sürü öbek öbek manası vardır) Türkiye’de ise daha çok dağ kırlangıcı ya da sağan olarak bilinmektedir Muhtemelen bu kuşlar Habeşistan’ın alt kısmından güneye doğru göç eden göçmen kuşlardı. O sırada Madagaskar adasında volkanların patlamadan önce püskürttüğü küller bütün gökyüzüne yayılmıştı. Volkan püskürtmesi sonucu gökyüzüne dağılan bu küllerde oluşan toz ve partiküller sürüler halinde gezen bu kuşların kanatlarına ve tüylerine yapışmıştı ve bu toz ve partiküller kanat çırptıkça, geçtikleri yerin altında bulunan askerlerin ve insanların üzerine düşüyor ve askerlerle insanların üzerine bulaşan bu volkanik toz ve partiküller kısa süre sonra salgın hastalığa yol açtı ve çiçek hastalığı baş gösterdi.

4-1

4-2

Çünkü, O volkanik toz ve partiküller çiçek hastalığı virüsünü barındırıyordu. Yani ne kuşlar farkındaydı bu işin olduğundan ne de fil ashabı… Sadece Allah’ın iradesinin doğa olayları vasıtasıyla gösterdiği bir ayetti. (sünnetullah) ve bu olay sadece fil ashabında değil bütün arap yarımadasına yayıldığı için yüzbinlerce insan çiçek hastalığından etkilenmiştir.

Fil suresi ayet 5. = Böylece Allah onları yenilip çiğnenmiş ekine çevirdi.

4-3

Volkan püskürtmesi sonucuna beni iten sebep de 4. ayette geçen = min siccîlin: siccil’den

Bu siccil kelimesini Lut kavminin helakinin anlatıldığı ayetlerde de rastlarsınız. Biliyoruz ki Lut kavminin helaki volkan patlaması sonucudur. Fakat buradaki siccil yine volkanla alakalı fakat volkandan çıkan külleri temsil etmektedir.

HUD SURESİ ayet; 82 Lut Kavminin helakinin anlatıldığı ayet:

fe lemmâ: artık olduğu zaman

câe: geldi

emru-nâ: emrimiz

cealnâ: biz kıldık, yaptık

âliye-hâ: onu en yüksek

sâfile-hâ

(ceale âliye-hâ sâfile-hâ): onu en alçak: (onun altını üstüne getirdi)

ve emtar-nâ: ve yağdırdık

aleyhâ: onun üzerine

hicâreten: taşlar

min siccîlin: Volkan ifrazatı (lav- kül)

mendûdin: dizilip hazırlanmış, istif edilmiş (veya ardarda gelen)

Siccil = arapça bir kelime olmadığı için sanırım bu yüzden Lut kavminin helaki ile alakalı Volkan püskürtmesi sonucuna ulaşan birçok tefsirci vardır ama bunun LAV olduğunu düşündükleri için yanılmaktalardır. Volkan ifrazatı anlamı doğrudur yalnız bu İfrazat= LAV değil KÜL lerdir. Çünkü Küllerde volkan ifrazatıdır.

O beş ayeti bir daha gözden geçirelim:

1-           Allah demiyor ki Mekke’ye saldırdıkları anda ben kuşları gönderdim!

2-           Kuşların, ağzıyla ya da ayakları ile taş attıklarını söylemiyor ki!

Öncelikle Çiçek hastalığını tıbbi olarak açıklayalım ki okuyucular anlayıp bir çıkarımda bulunabilsinler. Çiçek hastalığı, Çiçek virüsü ile oluşur. Etkeni poxvirüs variola dır. Virüs stabil ve ısıya dayanıklıdır. Deri kabuklarında ve tozlarda uzun süre yaşar. Vücuda solunum yoluyla girer. Bulaşma insandan insana direkt veya endirekt temas ile olur.

Görüldüğü üzere çiçek virüsü ısıya dayanıklı (volkanik sıcaklık) ve tozlarda (küllerden oluşan) uzun süre yaşıyor. Vücuda solunum yolu ile giriyor ve bulaşma insandan insana oluyor. Toz ve partiküllerin düşüp mikrobun bulaşması, kuluçka dönemi ve yayılması için belirli bir süre geçmiş olacağına göre bu olay Mekke önünde değil Mekke sınırına gelmeden gerçekleşmiş olmalıdır.

Habeşistan, Yemen, Arabistan ve Madagaskar siyasi ve jeolojik tarihine bakılırsa, O dönem meydana gelen, volkanik patlamalar, kuş göçleri, tabii afetler araştırıldıkça (ki araştırılmış) Fil suresine bakış açısı daha da berraklaşacaktır. Geleneksel tefsirlerin anlattığına göre ise: Ebrehe ordusu Mekke kapısına dayanmış, filler yürümemiş, filler diz çökmüş ve o sırada da gökyüzünü kuşlar kaplamış ve ağızlarında (kimilerine göre 3 tonluk kayalar varmış) bu taşları askerlere atmışlar ve onları öldürmüşler hatta askerlerin biri kurtulmuş ve ordunun yenildiğini haber vermeye gitmişte kuşun biri onu takip ederek son taşı ona atıp o askeride öldürmüş. Ne tarihte böyle bir olay var ne Allah, bu beş ayette anlatıyor böyle olduğunu… Rivayetçiler desteksiz atmışlarda nasıl olup özellikle ilahiyatçıların bu uydurmacılara inandıklarına şaşıyorum.

Bir kıssayı ya da sureyi DETAY vererek ya da (teşbih/benzetme) yolu ile anlatıyorsa o ayetler müteşabihtir. İleriki yüzyıl insanlarına mesaj verir.

O olay orada olmuş bitmiş değildir. İleriki yüzyıl ya da bin yıllarda tekrarlanması muhtemel olaylardır. Belki de bu yüzyılda ya da binlerce yıl sonra başka bir volkan patlayacak ve o tozlarla gelen bilinmeyen bir virüs milyarlarca insanın ölümüne yol açacak ya da buna benzer bir olay örneğin sera etkisi sonucu doğanın dengesi bozulup da kutuplardaki buzullar eriyince o koca buzulların altından gelecek nice virüsler insanları etkileyeceklerdir.

Fil suresinde anlatılan olay çok ileride ya da yakın bir gelecekte gelişecek olan bir DOĞA OLAYI nın o dönemde Mekke ve Arabistan halkına bir DENK inin ya da BENZERİ nin yaşatılmasından ibarettir.

ALLAH’ın Sünnetinde (Sünnetullah) ASLA BİR DEĞİŞİKLİK BULAMAZSINIZ.